Showing posts with label İş. Show all posts
Showing posts with label İş. Show all posts

Wednesday, October 12, 2011

What a Difference a Day Makes (Part II)


Ağustos 24-26: A New Hope

Derken bir çarşamba günü... O akşam Yankees maçına gidecektik, öncesinde bir şeyler yapalım istiyorum, gün harcanmasın istiyorum, zaten Emre şunun şurasında Cuma günü gidecek memleketine. Ama tabii kendisini uyandırmak da işkence, o yüzden o uyanana kadar ben biraz daha başvuru yapayım dedim. Bir iş buldum, oraya da resumemi göndereyim dedim, sent kutusunu açtım. Mail olarak kendime bir template yapmıştım, onu kullanıyordum, o yüzden eski maillerden kopyalıyordum. Mail uygulaması birden sapıttı, yeniye göre değil eskiye göre sıraları mailleri falan. orada da resume diye filtrelediğim için ilk attığım mailleri gördüm. Gözüme ta Nisan'da attığım bir mail çarptı. Ben daha okuldayken, şu denim projesini yaparken bizim bölümün dekanı Jeffrey Silberman'ın gözüne bayağı girmiştim. Bir gün ona projeyle ilgili bir soru sormaya gittiğimde 'sen iş aramaya başladın mı' diye sormuştu. Ben de vizemin Ağustos'ta başladığını, ondan önce de Türkiye'ye gitmek isteidğim için henüz başvuruda bulunmadığımı ama zaten başvursam bile nereden başlamam gerektiğini bilmediğimi söylemiştim. O da eski bir öğrencisinden bahsetti, o şirketin Türk'leri aldığını, orayı bir denememin bana faydası olacağını söyledi. O akşam da hemen mail attı bana, kadınla yazışmış benimle ilgili ('she's excellent' falan demiş), onu forward etmiş. Ben de kadınla hemen iletişime geçmiştim, ama bana malesef o sırada eleman aramadıklarını söylemişti. 

Ben de işte o çarşamba sabahı, ne kaybederim ki diyerek kadına tekrar mail attım. İTÜ birinciliğimi ve mezun olduğumu, vizemin başladığını, iş aradığımı söyledim. Ama içimde herhangi bir ümit yok, gene aynı cevabı vereceğinden çok eminim. Sadece elimden gelen her şeyi denemiş olayım diye attım maili. 

Nasılsa cevap gelmeyecek diye gün içinde yapılabilecek aktivite seçip - yankees stadyumu bronx'ta diye bronx zoo'ya gidelim bari dedim - Emre'yi uyandırmaya çalıştım. Eğer hemen uyansaydı muhtemelen hemen giyinip çıkardık. İyi ki uyanmamış. Çünkü derken kadından mail geldi. Bir şeyler olabilirmiş firmalarında, resumemi hemen verdiği adrese attırdı. Sonra cevap gelene kadar haliyle Emre'yi ben çıkartmadım sokağa. Ama gelmedi bir türlü. Gene mail attım. Bu sefer şirketteki başka bir adamdan cevap geldi. O akşam 5 gibi ya da ertesi sabah görüşmek istermiş benimle. Dedim ne olacaksa o akşam bitsin bu iş, ümitlendirmesinler daha fazla, 5'te gelebilirim dedim. Adres istedim. Empire State Building dedi adam! Bu iyice umutlarımı söndürdü, o kadar şanslı değilim ben, adam en fazla unpaid internship verir, ya da konuşmaya çağırmıştır dedim daha önce de olduğu gibi. O yüzden gayet casual giyindim ki zaten oradan çıkıp maça gidicez yani. Hoş, zaten iş kıyafetim de yoktu doğru düzgün. 

Neyse, Emre'yi Empire State'in altındaki Starbucks'a oturtup binaya girdim. Ama turist kapısından değil de çalışanlar kapısından girerken kendimi nasıl cool hissediyorum anlatamam. 'Ulan bişey çıkmasa bile, şunu yaşadım en azından' falan diyorum doormanler 'welcome to the Empire State Building madam' derken. 

50. kata çıktım Ersin bey'le görüşmek istediğimi söyledim. He evet, firma yarı türk yarı amerikanmış. Ne sandınız, Amerikan firmalarının türklere iş verdiğini falan mı? :P En azından benim gibi deneyimsizlere... yok öyle bişey. 

Adam geldi, beni toplantı odasına çağırdı. Derkeeen benim casual sohbet diye gittiğim şey mülakata dönüştü! İçeri başka insanlar girdi, yabancı patronlar falan derken ortamda ingilizce konuşmaya başlandı. Ben buna kesinlikle hazır değildim! İngilizcem iyi allah için, ama iş böyle ciddi mesleki ingilizceye gelince kendime güvenim yok tabii henüz. Zaten üstüm başım da iyi değil, iyice utanıyorum. 

Derken yabancılardan biri durdu, 'ne kadar süredir buradasın' dedi. 'a year' dedim. 'wow, your english is very good' dedi. Sonra allaaah kendime bir güven geldi ki anlatamam. Önce adam şey diye sordu, off the top of your head, çalışmayı çok istediğin üç şirket say. Hemen Friends'ten Rachel'ın çalıştığı üç şirketi saydım: Bloomingdales, Ralph Lauren ve Louis Vuitton! Dizi izlemenin faydaları işte, yaaa... Bunu da sanıyorum bu sektörde çalışmak gerçekten hayalim mi yoksa zaman geçsin diye mi arıyorum anlamak içindi, ne bileyim... Sonra şey diye sordu, 'peki bizden başka hiç mülakata gittin mi?'. Dedim evet, ama hep unpaid internshipti. 'ha yok, zaten biz maaşlı full time çalışan arıyoruz, öyle internship falan yok' dedi. İçimden küçük bir çığlık attım. Sonra devam etti, 'Ama öyle 6 aylık, bir deneyim kazanayım da sonra ne yaparsam yapayım diye düşünecek bir eleman da aramıyoruz, çalışmaya başlarsan 2-3 yıl bizle olmanı isteriz, biz bir aileyiz, baştan yetiştirmek isteriz, zaten burada çalışsan seneye aynı yerde olmazsın' dedi. 'yani 6 ay sonra ralph lauren seni çağırsa reddedebilecek misin, buna söz verebilecek misin' dedi. Ralph Lauren'ın beni çağırması sadece bir ütopyadan oluşmasa, gerçeklik payı olsa belki zor gelirdi buna cevap vermek ama sevgili ersin bey, hangi dünyada yaşıyorsun, ralph lauren beni napsın bu sıfır deneyim halimle...anca 2 sene sonra cesaret edebilirim yani. O yüzden atladım hemen. Sonra vize durumumu sordu, çalışma vizemin olmadığını OPT ile burada olduğumu söyledim. 'Ha tamam, H1B çıkartılır hemen, o sorun değil' dedi, ben içimden biraz daha çığlık attım. Sonra maaş mevzusu açıldı, 'başlangıç için yılda 28-30 bin arası alırsın, her entry level çalışanımız öyle alır' dedi, benim içimdeki çığlıklar daha da arttı. 

Ne zaman başlayabilirim diye sordum, 'yesterday' dedi. Meğer acil ihtiyaçları varmış elemana, şu anda benim pozisyonumda olan kız master'a başlamış, okullar açılmadan benim trainingimin tamamlanmış olması gerekiyormuş ki işler aksamasın. Haliyle hemen ertesi gün gelmemi istediler - zaten o yüzden öyle geç saatte çağırmışlar hemen beni. İş saatleri konusunda sorunumun olup olmayacağını sordular, dedim 'bana mesai saatleri 7-10 deseniz, gene sorun etmem' ki hakkaten öyle yani. Gerçi 8.45-7 arası olduğunu söyleyince bayıldığımı da söyleyemem pek. İTKİB'de çalışırken mesai saatleri 9-5'ti ve orada bile 10'a kadar gerçekten iş yapmaya başlamıyor, saat 4'ten sonra da salmaya başlıyorduk işleri. Ama yok yani, sorun edeceğim en son şey şu noktada mesai saatleri; para ve vize versinler de...

Neyse, sonuç olarak 2-3 saat öncesinde hala en diplerdeyken böyle bir anda iş sahibi bir insan haline geldim. Haliyle inanılır gibi gelmiyordu. Ofisten çıktım, asansörü çağırma tuşuna bastım falan ben hala olayın farkında değilim. Camdan dışarı bakıyorum, bütün Manhattan ayaklarımın altında, mükemmel, 2 hafta önce görmek için 20 küsür dolar verdiğim manzaralı bir ofiste çalışacak ve para kazanacak olmak... Gerçekten hala inanır halde değildim. Daha doğrusu sevinme izni vermiyordum kendime, elimde sonradan patlayan bir sürü şey olunca son zamanlarda... Gerçi binadan çıktım, Starbucks'ta Emre'yi bıraktığım yere gittim ve Emre'nin de yanına gidince birden dank etti bütün sorunlarımın çözüldüğü, aniden zıp zıp zıplamaya başladım yerimde. Emre'ye de bir takım fiziksel zararlar vermiş olabilirim bu süreç içinde, pek hatırlamıyorum, sarhoş gibiydim zira :P Maça geç kalmayalım diye apar topar metroya gittik ama benim maç umurumda değil, sırıtışımı durduramıyorum resmen.

this is where i fucking work!
Haliyle maçtan inanılmaz keyif aldım - baseball maçı olmasına rağmen. Zaten izlerken Emre'yle çözdük de oyunu, yarısından sonra 'niye şimdi sevindiler ki, ne oldu' demek yerine 'vaay iyiydi' falan demeye başladık.

Veee geldik ertesi gününe. Hayatımın ilk iş günü. Geç kalmayayım diye zaten 6'da kalkmışım büyük bir heyecanla, duşa girdim, giyindim saat hala 7. En sonunda çıkayım, Starbucks'ta kahvaltı mahvaltı bişey yaparım dedim. Gittim bir gün önce iş buldum diye zıp zıp zıpladığım starbucks'tan lattemi ve muffin'imi aldım, oturdum. Bişey yiyemedim, o ayrı. En sonunda baktm gerginliğim zaptedilebilirlikten çıkıyor, girdim New York'un en yüksek binasına.

Hemen beni yerini alacağım kızın yanına gönderdiler. İşim kısaca şu: çalıştığım şirket çoğunlukla üçüncü dünya ülkelerinden iplik ve kumaş ithal edip üzerine kar koyarak domestik firmalara satıyor. Benim işin gelen siparişleri process etmek, depolarla koordine edip teslimatlarını yapmak, fabrika ve firmalara fatura kesmek falan filan. Paperwork yani, alabildiğine sıkıcı ve yaratıcılıktan uzak ama aşırı yoğun ve stresli de bir iş. Çünkü en ufak bir harf, sayı ya da e-mail adresi hatasında şirkete bin dolarlar kaybettirme riskim var. Ve bütün operasyonun sorumluluğu benim üzerimde, şirketin işleyebilmesi için benim işimi zamanında, doğru ve hızlı bir şekilde yapmam gerekiyor. Ve o kadar kolay da değil yani, her boku double check etmek, her şeyin peşinden koşmak, daima her şeyi akşımda tutmak gerekiyor ve bekleniyor. Off kabus yani... Ve bütün bunlar Navision diye bir program var, onda yapılıyor. Onu daha kullanmayı bilmiyorum, her şey çok hızlı ilerliyor, sürekli bir sorun çıkıyor falan derken ilk gün ağzıma sıçıldı. Sürekli panik halindeyim, ne yapacağımı bilmiyorum, anlatılanlardan bir bok anlamıyorum, her şeyi bırak daha hala ne iş yaptığımın ayırdında değilim. Supervisor'ım sağolsun bayağı sabırlı ve iyi bir öğretmendi ama o da master'a başlayacaktı pazartesiden itibaren, yani iki gün sonra yalnız kalıcaktım. Haliyle her şeyi iki günde öğrendim, öğrendim. Yoksa sıçtım.

Derken ne olduğunu anlayamadan, sürekli bir dehşet halindeyken gün bitiverdi. Gerçi o da 7.30'tan erken olmadı ya, neyse... Eve gidiyorum, yoldayım, ama hem yorgunluktan ölmüş haldeyim hem de psikolojim çökmüş, okul hayatımın hiçbir evresinde böyle bir stres yaşamamışım yani, o derece.

Eve vardım, ben işteyken çıkıp gezeceğini iddia eden ama bunun için fazla tembel olan Emre'yi ve Kristin'i evde buldum. Ertesi gün de Emre döneceği için, hem de güzel bir içkiye ihtiyacım olduğu için dedim hadi kalkın çıkıyoruz.

Çıktık, biraların 3 dolar, shotların 2 dolar olduğu o cennet mekana, Continental'a gittik. Bira içip geyik yapmak, güzel müzikler dinlemek iyi geldi kesinlikle. Jukebox'tan da Emre bir ara Don't Stop Believing'i seçti (evde Emre sayesinde bir bundan bir de 'don't keep me hanging on' şarkısından overdose olmuştum, hey gidi hey...), ortalık coştu, millet o anı beklemiş resmen :P Güzeldi yani. Ama işte tam olarak çalışma hayatının bedelinin ne olduğunu o an keşfettim. 11 oldu, benim gözler gidiyor... Onu bırak, vicdan azabı var tabii 'ertesi gün iş var, hadi kalkın' demeye başlayan ben oldum. Büyümüşüm resmen, o an fark ettim.

Ertesi gün biraz daha rahat geçti ilk güne nazaran, ama işin stresi azalmayı geç, arttı. Çünkü pazartesi günü yalnız kalacağımı bilerek geçti hep gün, her şeyi bir anda öğrenmeye çalışmak bayağı yorucu... Bir de öğle arasında Emre sağolsun daha da stres yaşadım, ama kendisinin isteği üzerine anlatmıyorum. :P Kendisini öldürebilirdim ama, o derece. O akşam ülkeyi terk ediyor ve benimse onu bir daha ne zaman göreceğim belli olmasa... Neyse, öyle olunca kıyamadım tabii :P

İş çıkışı koşa koşa gittim JFK'e. Tabii duygu seli :P Sadece Emre'den ayrılıyor olmak değildi üzen - o da zor geldi, tamam, çünkü çok alıştım 1 ayda, napim - sanki Emre'yi yolcu ederken İstanbul'a, Türkiye'ye de veda ediyormuşum gibi hissettim tam olarak. Çünkü birincisi, Emre benim kafamda İstanbul'la özdeşleşmiş birisi, o benim İstanbul arkadaşım, ona New York'u göstermek, sevdiğim sokakları ona göstermek, hatta yanında ingilizce konuşmak bile tuhaf geliyordu. Onu yanımda taşıyınca haliyle henüz dank etmemişti Türkiye'den ve İstanbul'daki arkadaşlarımdan ayrıldığım, sanki tatile gitmişim sadece, sanki hala istesem Dilda'yla, Eren'le, Nur'la görüşebilirmişim gibi geliyormuş tuhaf bir şekilde, o an fark ettim. O gidince Türkiye'ye dair son şeyi de arkamda bırakmış olacaktım.

İkincisiyse iş bulmuş olmam tabii ki. İş bulamayacağıma neredeyse inanmışım, 1 seneden fazla kalamayacağımı düşünüyordum, biraz New York'un keyfini çıkarır, dönerim herhalde diyordum. Derken çat diye bu iş çıktı karşıma ve bana muhtemelen bir seneye kadar izin vermezler. İzin verdiklerinde de 1 hafta, hadi maksimum 2 hafta - bayramla falan birleştirebilirsem falan. Yani 'tamam, artık dönüyorum' diyene kadar temelli buradayım. Bu işi aniden buluşum, ve koşuşturmalar, ne olduğunu anlamayışım falan sebebiyle henüz düşmemişti bana. Ve hiçbir şeyin belli olmamasıyla Türkiyeye uzun bir süre dönmeyeceğim gerçeğinin kesin olması arasında gerçekten fark var. Hiçbir şey belli değilken özlemiyorsun çünkü, özleme gereği duymuyorsun, çünkü her an dönebilirsin, belli değil. Hala da istesem dönerim ama aynı şey değil kesinlikle. Havaalanında tam olarak farkına vardığım şey buydu. Emre'yle bir alakası yoktu tabii ama kötü zamanlama belki sadece. Tabii şey de var, Emre'nin olduğu dönem tamamen turist hayatı yaşadım, dert yok tasa yok (bir derece :P), tek endişem bu gün nereye gitsek... Ve turist modundan çat diye çıkıverdim. O an, havaalanında artık resmi olarak turistlikten çıktım, çalışan kadın oldum. Hüzünlü bir andı ve ilerde hayatım filme çekildiğinde filmin açılış sahnesi havaalanında olacak kesinlikle. Buradaki hayatımın başlangıcı sanırım kesin olarak o güne dayanıyor.

İşin çılgın ve daha da stres dolu kısmı, yani ev bulma maceralarımsa daha yeni başlıyor. Onu yeni bir posta saklıyorum, bunu uzattıkça uzattım...

Saturday, January 16, 2010

These Are the Things

Twitterdı, tumblrdı, unuttum seni kız. Gerçi onlar daha bir amaçsal, buna yazacak şey bulamıyorum. İzleyecek şeylerin kritiğini yapasım hiç mi hiç olmadığı gibi, ayıracak vaktim de yok zaten. E günlük niyetine kullansam desem yaşadığım bir bok olmadığı için iş hayatı dışında. İş hayatını yazabilirim belki ama o da yeterince ilginç değil şu an için.

Ne mi yapıyorum işte? Telefonlara bakıyorum, CRM (Customer Relationship Management) sistemi direk bana kilitlenmiş durumda, eski üyelerle görüşüp durum kontrolü yapıyorum, potansiyel üyeler için randevu alıyorum, sözleşmelerin kontrol ve takibi yine bende, onun dışında bazen de sahadaki arkadaşlarla firma ziyaretlerine gidiyorum. Sıkıcı bir iş, farkındayım, ama iş ortamı ve bana sağladıkları olanaklar umabileceğimin de üzerinde olduğu için sesimi çıkarmıyorum ve kalan altı ayımın günlerini sayıyorum.

İş dışında okul bayağı bir dönem bayağı başımı ağrıtıp, sinir krizlerine soksa da şimdi durumlar iyi. Amerika'ya gidemeyecektim neredeyse! Bizim SUNY'cilerin harç yatırması için açtıkları hesap bu sene geç açıldı normal öğrencilerinkinden, o da sorun çıkardı ve piyango bana vurdu. Paramın yatırılmadığı gözükmüş ve bütün derslerimi düşürmüşler otomasyondaki orospu çocukları. Ve bana hiçbir şekilde haber vermedikleri gibi, FIT bizden transkript istemese haberim dahi olmayacaktı böyle bir durumdan. Sonra final zamanı notların girilmesi gerektiği zaman gelince ise hiçbir derste kayıtlı olmadığım için bütün dönem boyunca aldığım dersler geçersiz sayılacaktı. Ne hoş di mi? Transkriptin FIT'ye gönderilmesi zamanı geldi geçti, benim dersler hala yok sistemde. Sürekli maslak kampüsü ve gümüşsuyundaki asistan cananın ofisi arasında mekik dokudum. Otomasyondakiler gene sağolsunlar siklemedikleri gibi, bana ne gitme amerikaya, ödeseydin paranı diyip duruyorlardı. Neyse ki international office'teki Halil bey insaflı çıktı, durumumu eline aldı ve yardımcı oldu. Geç de olsa belgelerim FIT'ye gitti ve geçen gün baktım, mailime approval gelmiş. Ama o zamana kadar yaşadığım stresi siz düşünün bir de.

Zaten maddi durumlar da fena, evde sürekli bir sinir stres hakim herkese. Annem iş yerinde sinirlenip biriktiriyor, akşam bana patlıyor. Ben de okul mevzusuydu, iş yerindeki yoğunluktu derken sakin karşılayamıyorum haliyle, ben de karşılık veriyorum, öyle her gün bağıra çağıra kavga ediyoruz. Gerçi şimdi gene durumlar daha sakin.

Finallerim de başladı, işe başladım başlayalı okulu bayağı boşladım gerçi ama 3 senelik birikim sayesinde çalışmadan girdiğim finallerden iyi şeyler beklemekteyim. Haftaya ispanyolca var bir tek, o şakaya gelmez, ona çalışmak lazım.

Yasemin de geldi amerikadan, anlattığı hikayelerle şahsımı çatır çatır çatlatarak önümüzdeki altı ayı katlanması daha zor hale getirdi. Her boş vaktimi oradaki evimin, yaşayacağım şeylerin hayalini kurmakla geçiriyorum. Ve yazın iki ay da olsa tadını aldığım için gözde canlandırması daha kolay ancak beklemesi daha zor oluyor.

Şöyle bir bakıyorum ama son yazdığımdan bu yana, rapor vermeye değecek başka bir olay da yok, sevgili takipçilerim. Daha böyle neşeli, ne bileyim eğlenceli dakikalar yaşatıcı postlarla karşınıza çıkmak isterdim ama hiç havam yok öyle şeyler için şu aralar. Memura döndüm yemin ederim, şu cumartesi haliyle sabahın 9u dedin mi açtım gözlerimi, zorladım kendimi uyumaya ama yok, kapanmıyor şerefsiz gözler. Akşamları da 11de gözler gidiyor, 12yi kimi zaman görüyorum kimi zaman görmüyorum bile. Ben böyle miydim, a dostlar, tavuk oldum. Aha bak saat 10 ama başladı benim namussuzlar kapanmaya. Yeni de geldim eve, şööööyle ayaklarımı uzatıp bir film izlerim şimdi diyordum ama izin yok anlaşılan. Neyse, Tin Man yarım kalmıştı, artık onu bitirir yatarım, arkadaş. Yarın da akraba gününe cebren ve hileyle götürülmekteyim, ama o anca 3ten sonra olur, artık sabah gene 9 gibi kalkacağım için o ara izleriz bir şeyler.

Pazartesi de nonwovens finali var ama sikerler, pazartesi çalışırım ona snavdan önce.

Bu işler böyle blogspot insanları.

Ece out.


Saturday, November 21, 2009

The Ghost of Corporate Future

Yalanlarla doluyum resmen, bir de utanmadan 1 demişim, tekrar yazarım demişim, sanki kendimi tanımıyorum! Gerçi kendime de haksızlık etmeyeyim, başladım yazmaya ikinci bölümünü önceki postun.. Ama açgözlülüğüme geldi, bir film daha bir film daha derken iş için içinden çıkılmaz hale geldi. Sadece bir liste yapıp geçeceğim.

(500) Days of Summer
Before Sunrise
Before Sunset
Blow
Changeling
Everything is Illuminated
Forgetting Sarah Marshall
Frida
Frost/Nixon
Gran Torino
Inglourious Basterds
Milk
My Blueberry Nights
New Moon (Bunun için Eren kişisine teşekkür etmem gerekiyor beni ön gösterimine götürdüğü için :P Zaten aksi takdirde tenezzül etmeyeceğim bir film, lütfen.)
Thank You for Smoking
The Brothers Bloom
The Curious Case of Benjamin Button
The Edge of Love
The Reader
The Royal Tenenbaums
The Savages
The Soloist
The Ugly Truth
Wristcutters: A Love Story
X-Men Origins: Wolverine

Link falan veremem bu sefer, imdb orda. Hadi bakim. :P En en en çok bayıldıklarım Before Sunset ile Inglourious Basterds idi bu arada. Before Sunset için hayatımda izlediğim en güzel romantik filmdi diyebilirim sanırım. O kadar doğal, o kadar gerçekçi, o kadar sıcak... Inglourious Basterds ise bir Tarantino harikası, o adam zaten bu saatten sonra isterse gelsin ne bileyim Çocuklar Duymasın'ı falan yeniden çevirsin, yeni bir Kurtlar Vadisi filmi çıkarsın, kalitesinden şüphe duymam, gider izlerim.

~~~


Müzik günlüğüm de son zamanlarda Regina Spektor ile dolup taşmakta. Yeni albümü Far'ı tüketiyorum itinayla. Bütün Regina şarkıları gibi bu da içine çekiveriyor insanı, sözleriyle, piyanosuyla... Eet, Dance Anthem of the 80's, Genius Next Door, Laughing With ve the Sword & the Pen bayıldıklarım, ama geri kalanını da severek dinlemekteyim. Özellikle kitap okurken süper gidiyor.

Gerçi, Inglourious Basterds'ta keşfettiğim David Bowie şarkısı sayesinde bugün sabahtan beri falan sürekli David Bowie dinlemekteyim, eski playlistlerimi çıkardım ortaya falan. O da şahane ayrıca, belirtmeyi borç bilirim. Cat People (Putting Out Fire) ismi. Filmdeki sahneye süper oturmuş, bayıldım. With Gasoliiiiine! diye girdiği bölümü şahane şarkının.

Tabii bir de Merlin ve okumakta olduğum Mists of Avalon sağolsun, eski Blind Guardian şarkıları da çıktı ortaya. Mordred's Song olsun, A Past and Future Secret olsun.. Severiz.

~~~

Onun dışında işe gidip geliyorum lan blog takipçileri! :P Gerçi buraya yazdığım iş değil, buraya yazdıktan sonra neler neler oldu. Gerçi o kadar da bir şey olmadı yani, Cevza Hoca'dan daha iyi bir teklif geldi, orası kabul edince oraya gittim. :P Artık İTKİB'de çalışıyorum ve gayet de memnunum. İnsanlar, ortam falan bayağı iyi. Geyik insanlar zaten bayağı. Ama uzak gerçi. Yenibosna'da taa. Dış Ticaret Kompleksinde ayıptır söylemesi. :P Ama servis var evime kadar, o güzel. Her allahın günü de gidiyorum. Etek falan giyiyorum lan, şaka gibi. Öyle işte. Uzun uzun yazasım vardı ama gitti o istek valla. Ve böyle taslak olarak bırakırsam da kalır bu ha söyliyim. Yolladım gitti.

Şarkıyla kapatırız bence.



Tuesday, October 27, 2009

My Wandering Days Are Over

I have a job, you suckers!! In your face!!

Evet, artık bir işim var!

Cevza hoca bir knitting firmasının part time çalışacak öğrenci aradığına dair mail atmıştı herkese, ben de atladım tabii fırsata, cv'mi yolladım hocaya. O da bana direk firmadaki kişinin maili verdi onunla temasa geçmem için. Mailimi attım böyle böyle diyerekten ama bu neredeyse iki hafta falan önce olmuştu. Ben de cv'mi beğenmediler herhalde diyerekten ümidi kesmiş, başka iş aramaya başlamıştım. Ama pazar günü ahu'yla The Wire izlerken birden gmail notifier kenarda kendini gösterdi. Bir baktım adamın mail adresi yazıyor. Heyecandan ölerek açtım tabii gmaili. Meğer bütün o süre boyunca yurt dışındaymış, mailleriyle ilgilenememiş ama eğer uygunsam görüşmek istiyormuş. Ben de önce 1-2 dakika boyunca zıp zıp zıplayıp çığlıklar atarak içimdekileri döktükten sonra salı görüşürüz temalı bir mail attım. Tam send'e bastım, heyecanımı yatıştırdım, jeton düştü. Firmanın nerede olduğuna -hatta isminin bile ne olduğuna- dair hiçbir fikrim olmadığı gibi sormamıştım bile adama bunu! Neyse dedim, bilerek o mailde yazmamış gibi göstereyim de salak zannetmesinler, gideceğim gün tarif ediverin yerinizi geliyorum ben diye bir mail atarım falan dedim.

Neyse, dün attım falan ama bu sefer gerilmeye başladım. Ne giyincem? Nasıl davrancam? Ne sorcaklar? Sağolsun Nur olsun Ayşe olsun iş hayatındaki arkadaşlar yardımcı oldular, özellikle Nur, canım benim, çok işe yaradı tavsiyelerin, haberin ola, çok teşekkür ediyorum blog vesilesiylen. Giyim konusunda da emin olamadım, dress code var mıdır yok mudur bilemedim, geçen sene arkadaşlar çalışırken hatırlıyorum, bir tanesinin çalıştığı yerde kot giyinmek yasaktı o derece. E bir de sonuçta içinde bulunduğum sektör de şık olmamı gerektiren bir sektör, saçma sapan bir şey giyinip de modayla ilgilendiğimi iddia etmek komik olurdu sonuçta. Ben de siyah en güvenilesi şeydir diyerekten, siyah eteğimi ve çizmelerimi geçirdim, üzerine de mavi bir bluz ve siyah bir hırkayla gayet şık olduğuma kanaat getirdim. Tuğçe'nin mavili trençkotunu da giyindim üzerime, hava soğuktu uzun zamandır ilk defa. Gerçi bir panik de evden çıkmadan evde hiçbir şemsiye bulamayınca başladı. Bu büyük eve taşındığımızdan beri ve özellikle bu taşınma işleminde ben burada bulunmadığım için evde ne nerde hiçbir fikrim yok, bir şey ararken saatlerim geçiyor neredeyse. Yağmur yağacak gibiydi de, oraya gidene kadar sırılsıklam olmam bayağı komik olurdu. Ama bulamayınca geç kalmaktansa ıslanırım dedim ve çıktım evden.

Yeri Çağlayan'daymış firmanın da. Hiç bilmiyordum oraları, neyse ki mailde gayet detaylı bir şekilde hangi minibüse falan binmem gerektiğini yazmış. Yağmur da yağmadı zaten. Böylece kaybolmadan ve kupkuru bir şekilde firmanın binasını buldum ve girdim. Maille muhattap olduğum kişi Deniz Bey'di. Gittiğimde kendisi yerinde yoktu beni başka bir hatuna yönlendirdiler. The Office'teki conference room gibi bir odaya aldı işte beni. Ben 'evet, çalıştım dersimi, sorularınızı bekliyorum' ifadesiyle otururken, o bana işte önce firmayı tanıttı sonra yapacağım işi anlattı. O da İTÜ tekstil mezunuymuş, 2004'te mazun olmuş, okulu sordu nasıl diye. Sonra benim bölümümü sordu, ne dersler aldığımızı falan. Örmeyle alakam olup olmadığını sordu işte, dedim genel bir örme dersinin dışında çözgülü örme dersi aldık ancak atkılı örme seneye. Biz öğretiriz sana, dedi onu duyunca. Ondan sonra hangi günler çalışabileceğimi sordu, ben de işte söyledim: çarşambaları tam gün ve perşembe-cuma öğleden sonra. Sonra işte nasıl gidip gelebileceğimi, neler yapacağımı falan anlattı. Vee... o kadar! :D Onca hazırlık, gerginlik boşunaymış gayet. Sorum olup olmadığını sordu. O kısma çalışmamıştım işte. :P 'İşe ne zaman başlayabileceğim sorusu dışında yok sanırım' dedim gülerek. Bu işlerle ilgilenen Deniz Bey olduğu için o an resmileştiremezlermiş ama en kısa zamanda başlarsın dedi. O nedenle maddi kısımlara da giremedik ben deli gibi merak etsem de ne kadar para verceklerini. Ama sormadım tabii ki. Şu an ne verseler kabulum sonuçta. Telefonumu falan aldı işte ondan sonra bitti, o kadarmış. :D

Ha.. İşin en güzeli de yapacağım iş. Oldukça mesleğimle alakalı ve eğlenceli gibi görünen bir iş. Şimdilik başlarda asistan olcam ama yapacağım şey koleksiyon hazırlığında insanlara yardımcı olmak. Sonra işi öğrendikçe numune hazırlıkları falan da benim işim olabilirmiş, işte zamanla şekillencek.

Öyle işte... Artık çalışan bir kızım. :P Ahhh, ilk maaşımı alacağım günü iple çekiyorum!

Friday, October 02, 2009

Ghost World

Küçük ve hafif bir bilgisayarının olması insanın bayağı iyi bir şeymiş, keza bugün ilk kez sabah dersimin olmasıyla hayatın korkuç gerçeklerinden biriyle yüzyüze geldim: köprü trafiği. Eskiden böyle dertlerim yoktu, beşiktaş-üsküdar motoru isimli yüzyılın icadı sayesinde sabahları rahat ve püfür püfür okula gidiyordum. Şimdiyse ikinci köprü illetiyle tanıştım. Köprüde trafik yok gerçi ama gidebiliyor musun bakalım oraya kadar? Can verdim resmen. Neyse bilgisayarla ne alaka diyeceksiniz, şu alaka, ilk dersi trafik sayesinde fütursuzca kaçırdım, şimdi oturdum blog yazıyorum mesela. Bilgisayar olmasaydı ne bekliycem öteki dersi 'aaa sikerim amaaaa' der, evin yolunu tutardım. Ama artık can sıkıntısı bitti. :P

Telem hocanın ilk dersini kaçırmak ne kadar bilgece oldu bilemiycem ama en azından hoca kızlar nerde diyince H. trafikte demiş, keyfi olmadığını biliyor yani. Aman napim bilmezse de bilmesin. Geçen sene vizesine girdiğim zaman ben seni ilk defa görüyorum, kimsin demiş insan bana kendisi. Gözündeki imajı yenileme çabalarına haftaya başlarım artık.

O değil de CV yazmam lazım benim. Gerçi ne yazacağıma dair hiçbir fikrim yok ama yazmam gerekiyor. Cevza hocayla konuştum, cv'ni yolla ben bir kaç yere yollarım dedi. Bir şey çıkar mı bilmiyorum ama CV yazmak her türlü lazım sonuçta... Bir de öğrenci asistanlığı olayını sordum, varmış bizim okulda. Hocaların araştırma konusuna yardımcı oluyorsun, ya da lab asistanı olursan iplik numarası falan ölçüyorsun, öyle şeyler. Şimdi bunun için fakülte sekreteriyle dekanla konuşmam lazım ama konuşabilmem için de önce kendilerini bulmam lazım. Onları yerlerinde bulma şansımız Tarkan'nın AKP'nin başına geçmesi şansıyla eşdeğer olduğu için, dekanlığın katıyla kantin arasında mekik dokumakla geçiyor okuldaki ömrüm. Ama azimliyim!

Ya ne olursa olsun bir şekilde kendi paramı kazanmak istiyorum artık. Deneyim ya da Amerika için para biriktirmeden öte, artık utanıyorum yani böyle boş boş ailemin parasıyla yaşamaktan. Ailemin beni rahat bırakmamasından yakınıyorum sürekli ama maddi bir özgürlüğüm olmadan başka bir özgürlük talep etmeye ne kadar hakkım var bilemiyorum açıkçası. Hala harçlık alırken, yapmak istediğim şeylerin parasını onlar karşılarken ben nasıl istediğim şeyi yapabilme hakkım olduğunu iddia edebilirim ki bu yaştan sonra? Ayrıca 21 yaşıma gelmişim artık, yük olduğumu da hissediyorum aileme. Tabii onlar için böyle bir durum söz konusu değil, onlara göre onların görevi isteidğim şeyleri karşılamak falan ama benim açımdan değil işte durum öyle.

Bununla birlikte Amerika'da iş bulup kalmayı planlıyorum; herkesin liseden itibaren çalışmaya başladığı bir ülkede CV'mde hiçbir şey yazmaz halde nasıl iş talep edebilirim ki? Kaşıma gözüme ya da ah ne kadar da yüksek notlarıma bakıp almayacaklar herhalde.

Tabii bütün bunlar bir yana, paraya da ihtiyacım var. Orada itiraf etmek istemesem de bayağı para harcadım, haliyle şimdi gelip bana para verin, param bitti diyemiyorum.

Neyse ya, back up planım var en azından. Bir şekilde para kazanılacak, ötesi yok...

Günün şarkısı da yazının başlığına ismini veren Ghost World olsun ve hatta aşağıda yazdığım dizeler de İstanbul'a gitsin. (Klipteki Aimee Mann kişisinin dolaylı da olsa Telem hocayı andırması nasıl bir ironidir? :P İlk defa izliyorum klibi bir de :P)

So, I'm bailing this town
or
tearing it down
or
probably more like hanging around