Tuesday, November 02, 2010

The Only Living Girl in New York

Çok ödevim var. Ama hiçbirini yapmak istemiyorum. Yani öyle 'yaa ödev yapmak istemiyorum' şımarıklığı değil, yapamıyorum. O kadar sıkıldım ki, yapmayı, bitirmeyi istediğim halde word sayfasını ve ödev materyallerini açıp saatlerce bakışıyoruz, algılayamıyorum okuduğumu falan. En kıytırık ödevleri, GPA ve recommendation letter uğruna canhıraş yapan ben, bu en baba ödevler geldiğinde bir tarafımdan aşağı kasımpaşa tutumunu nereden edindim bilmiyorum. Bilgisayarı okula ondan getirdim, yapmam da lazım, yapmama gibi bir lüksüm yok artık yeterince erteledim. Bakalım, kendimle anlaşma yaptım, bir blog yazısı yazıp içimden atarsam kendimi ödeve vericem. Güvenmiyorum gerçi hiç o hatuna, kaç kere aldattı beni, ödev yapıcam dedi, uyuyakaldı, başka şeyler yaptı falan. Aman. 

Gene bir amacı yok bu blog yazısının da. Geldiğimden beri bir sürü kitap okudum, bir sürü film izledim, onların kritiğini yapmak anlamsız geliyor. Ya da yeni kayıt sayfasıyla bakışıyoruz ne yazsam diye. 

Aklıma geldi, madde madde geldiğimden beri yapmayı sevdiğim şeyleri yazayım.


  • Şimdi yaptığım şey mesela. Kocaman kantinimizin cam kenarında bilgisayarımla oturup saatlerimi geçirmeyi seviyorum. Kah gelen geçeni seyrediyorum (ki inanın bana, FIT kantinindeyseniz insanları seyretmek oldukça ilginç bir aktivite. dur onu başka maddede inceleyeyim), kah müzik dinliyorum, kah kaçırdığım dizileri izliyorum. Odamda oturup geçirdiğim zamanlardan daha çok kafa dinliyorum nedense. Derslerde en iple çektiğim zamanlar olduğunu söylersem muhtemelen ucube gözüyle bakarsınız bana. 'Kızım gidip arkadaş edinsene boş oturcağına' diyebilirsiniz, haklı da olabilirsiniz, ama ne yapayım yani, gidip insanlara kendimi yamamaya çalışmak zor geliyor. Hani birlikte bir şey yapmak isteyen insanları reddedecek halim yok, her zaman tek başıma olduğumu iddia etmiyorum zaten. Ama yani 'aman doğru şeyler söyleyeyim' 'yanlış anlar mı acaba böyle bişey desem' 'bu söylediğim şey ırkçı değildi umarım' diye gerilmektense kafa dinlemeyi yeğlerim. 
  • Şu FIT insanlarından bahsetmezsem olmaz. Şimdi burası 'moda' okulu ya. O yüzden 'erkek'lerimiz pek bir şenlikli. Biri topuklu ayakkabı biri de etek giyen ama ikisi de kırmızı ojeli zenci çiftimiz var mesela. Sonra her gün muhakkak bir kere gördüğüm, görmeyince 'noldu acaba' diye merak ettiğim uzun balyajlı saçlı, vücudu bir hatun kadar kıvrımlı, tek eksiği göğüs olan bir çekik arkadaşımız var. Sonra bir tane daha var. Aman allahım... Bir keresinde oturuyordum gene kantinde, gözüm arkası dönük oturan, kıllı bir bacağa çarptı. 'ıyh, insan bacaklarını alır mini etek giyeceksen, iğrenç amerikan' diye tiksindim. Sonra bunun ayağa kalktığını gördüm 'oha boya bak, ne kadar uzun' diye düşündüm sonra. Derken yüzünü döndü. Ve sakalları gördüm. Kıllar konusunda hiçbir şekilde ödün vermeyen, mini etekli arkadaşımızı (bazen mini şort da giyiyor allah için) yağmur demeden kar soğuğu demeden çıplak bacaklarıyla görüyoruz. Azmine hayranım. Bir de Drakulamız var. Bu da sıcak soğuk demeden okulda pelerinle, simsiyah giysi ve çizmelerle, kafasında da fötr şapkayla dolaşan bir beyimiz. Aklımı alıyor sağdan soldan karşıma çıkıverince. Parmaklarımla artı oluşturup 'beri git iblis!!' diye bağırasım geliyor. Bunlar düzenli olarak gördüğüm, kendimce isimlendirdiğim, artık tanıdık simalar haline geldikleri için evimde hissettiren tipler. Onun dışında çünkü gökkuşağının her renginde saçları olan, çantaları kıskanacağınız kadar güzel ve moda olan, konuşmalarıyla ayrı bir evlere şenlik olan (oh my gosh, way to go, girl, that's fabolous! bunları uzatarak söyleyin ama) çeşit çeşit tipler. Hatunlarımızdan da bu çeşitli erkeklere taş çıkaracak kadar ilginç olanlar olsa da genel olarak 'moda okulunda okuyorum, giyim konusunda çıldırmalıyım' azmine sahip tipler. Öyle ki sıradan gelmeye başladı artık tuhaf topuklu ayakkabıları, pançoları, dantelli elbiseleri, ne idüğü belirsiz aksesuarları. Ha, normaller yok değil, neticede business bölümlerimiz de var. Ama kantin işte, pek bir şenlikli. 
  • Kimsenin senin ana dilini bilmediği, hatta uydurmasyon kelimeler olarak algıladıkları bir yerde o dili konuşabilen tek insan olmak güzel bir şey. Özellikle sınıfta bir iki türk arkadaş varken, sınavlarda kopya çekmenin ne kadar kolay olduğunu tahmin edebilirsiniz. Ya da hocanın yüzüne bakarak, yüksek sesle hocanın ne kadar baydığından bahsedip, kimin hocadan ara vermemizi isteyeceğini tartışmak çok kolay oluyor. Diğer Amerika'lılarla da çok güzel eğleniliyor. Şoförlerden TEM'den gitmeyi mi talep etmediğim kaldı, metroda ya da yolda nigga'lara 'hey dostum, o kara kıçını tekmelemeden yoldan çekilsen, ha adamım?' ya da 'senin sorunun ne dostum!' diye bağırmadığım mı kaldı, gittiğimiz yemekte arkadaşlarla 'allah bereketini artırsın, sofrayı kuran kaldırsın' kalıbını amerikalılara kazandırmaya çalıştığım mı kaldı.. :P Ondan sonra ne bileyim, birine sinirlenince bağıra bağıra Türkçe olarak küfrediyorsun, sinirini atıyorsun, sonra ingilizce olarak güzel güzel konuşup, derdini anlatıyorsun. Herkes memnun.  
  • Caddelerde arabanın altında kalma korkusu olmadan yürüme, ışıklarda son anda kırmızı yansa bile, koşmaya başlamadan aheste aheste karşıya geçme ve küfür yememe rahatlığına değinmiyorum bile. Bir de tabii mahkemelik oluruz korkusuyla tüketici haklarına sonuna kadar saygılı olmak zorunda kalan bir ülkede olmak da güzel bişey. Ha, fırsat buldukça initiation fee, tax gibi isimler altında dolarları geçirdikleri yalan değil, ama yapıcak bişey yok. 
  • Nasıl göründüğünün kimsenin umurunda olmamasına daha önce de değinmiştim, gene değinmek istiyorum. Yaşasın saçma pijamalarla, akmış makyajla ve onların altına sırf kapının önünde ve giymesi kolay diye giyilmiş süslü babetlerle markete gitmek suretiyle sokaklarda dolaşabilme özgürlüğü! Yani bunu Türkiye'de de yapabilmek lazım aslında, yaparsın da, ama oradaki bakışları üzerinde hissediyorsun resmen. Burada bakmadıkları gibi, sen ne kadar saçma olursan ol, senden saçmasını çok rahat bulabildiğin için için rahat. 
  • Derste sıkılınca 'oooh, get me away from here, i'm dying' diye şarkı söylemeye başlayınca sana eşlik edebilen insanların varlığı da güzel bişey bence. 
  • Şu şehirde (yağmurun yağmaması ve çok soğuk olmaması ön koşul) ayağımda rahat ayakkabı ve kulağımda müzik olduğu sürece sokaklarca yürüyebilirim sanırım. Neredeyse hiç yokuş olmadığı için Manhattan'da, yormuyor insanı fazla. Yazın en çok o aktivitesini özliycem sanırım. İki hafta önce hava çok güzeldi mesela, The Girl From Ipanema'yı repeat'e alarak 59'un (Central Park) doğu yakasından aşağı 14'lere (Union Square) kadar inip batı yakasından (Chelsea) yukarı Times'a çıkmıştım yürüyerek ve fotoğraflar çekerek. Parklarda oturup arada kitap okumuş, insanları seyretmiş, kahve içmiş, bişeyler atıştırmıştım. O gün ne mutlu hissetmiştim yarappim. 
  • Asılanları bile komik yahu, geçen gün ayakkabım ayağımdan çıkıp duruyordu, Duane Reade'den silikon zımbırtılarından aldım, ayakkabımı çıkarıp içine yapıştırırken herifin teki geldi diz çöküp 'yoksa siz sindirella mısınız, ayakkabınızı mı kaybettiniz, bulsam benim olur musunuz' dedi. babam yaşında bir öküzün tekiydi (bana asılanlar niye hep aynı profile ait olmak zorunda? yakışıklı bir delikanlı olaydın ya :P), 'yeah right, i'm ok' diye başımdan savdım ama çok güldüm yani :P 

Daha yazacak çok şey var aslında, sevdiğim şeyler bu kadarla sınırlı değil, o kadar da değil. :P Not almalıyım aklıma geldikçe bu tip şeyler. Ama artık ödeve de başlamalıyım. 40 dakika olmuş. Off biter umarım. 

PS: Başlık'ı Simon and Garfunkel'ın The Only Living Boy in New York'undan uyarladım. Hala şarkı isimlerinden gidiyoruz yani, seviyorum bu konsepti. 

5 comments:

Çavlan said...

'nigga'lara "kara kıçını tekmelemeden bıdı bıdı" diye bağırma kısmının olduğu paragrafa koptum, sesli sesli güldüm bir süre :) ay yazık ama. dracula gibi giyinen adama, kıllı çıplak bacaklı öğrenciye ve sindrellacı adama da ayrıca oha demek istiyorum. o kadar eğlenceli geliyor ki kulağa bu çeşitlilik ve komiklik, manhattan'da uzun yürüyüşler de cabası, çok özendim ben yine çok :)

Persephone said...

Off neler var ya, bak şimdi aklıma geldi. Bir keresinde metroda usul usul yolculuk yaparken homeless bir amca oturduğu yerden kalktı ve thriller'ı söyleyerek michael jackson figürleri yapmaya başladı. :P Yanımda olmasaydı çok gülerdim muhtemelen ama çok yaklaşıp beni de dans etmeye davet ettiğinden dolayı ürküp ortamı terk ettim. :P

Phoenix said...

Dracula'yı ben de çok merak ettim.Bu arada sanırım en çok şu arabaların altında kalma korkusu olmadan yürüme kısmına özendim. Burada resmen şans eseri yaşıyorum ben,kendimi sürekli caddeye düşünmeden atarak.

p.s. Yokatta! sonunda yorum iletildi.

Persephone said...

Evet, ben de tebrik ettim. :P O olay şahane ya, İstanbul'a döndüğümde bir arabanın altında kalmazsam bu rahatlıkla, iyidir. :P

Fuckenstein said...

'beri git iblis!!'

:)