Wednesday, October 12, 2011

What a Difference a Day Makes (Part II)


Ağustos 24-26: A New Hope

Derken bir çarşamba günü... O akşam Yankees maçına gidecektik, öncesinde bir şeyler yapalım istiyorum, gün harcanmasın istiyorum, zaten Emre şunun şurasında Cuma günü gidecek memleketine. Ama tabii kendisini uyandırmak da işkence, o yüzden o uyanana kadar ben biraz daha başvuru yapayım dedim. Bir iş buldum, oraya da resumemi göndereyim dedim, sent kutusunu açtım. Mail olarak kendime bir template yapmıştım, onu kullanıyordum, o yüzden eski maillerden kopyalıyordum. Mail uygulaması birden sapıttı, yeniye göre değil eskiye göre sıraları mailleri falan. orada da resume diye filtrelediğim için ilk attığım mailleri gördüm. Gözüme ta Nisan'da attığım bir mail çarptı. Ben daha okuldayken, şu denim projesini yaparken bizim bölümün dekanı Jeffrey Silberman'ın gözüne bayağı girmiştim. Bir gün ona projeyle ilgili bir soru sormaya gittiğimde 'sen iş aramaya başladın mı' diye sormuştu. Ben de vizemin Ağustos'ta başladığını, ondan önce de Türkiye'ye gitmek isteidğim için henüz başvuruda bulunmadığımı ama zaten başvursam bile nereden başlamam gerektiğini bilmediğimi söylemiştim. O da eski bir öğrencisinden bahsetti, o şirketin Türk'leri aldığını, orayı bir denememin bana faydası olacağını söyledi. O akşam da hemen mail attı bana, kadınla yazışmış benimle ilgili ('she's excellent' falan demiş), onu forward etmiş. Ben de kadınla hemen iletişime geçmiştim, ama bana malesef o sırada eleman aramadıklarını söylemişti. 

Ben de işte o çarşamba sabahı, ne kaybederim ki diyerek kadına tekrar mail attım. İTÜ birinciliğimi ve mezun olduğumu, vizemin başladığını, iş aradığımı söyledim. Ama içimde herhangi bir ümit yok, gene aynı cevabı vereceğinden çok eminim. Sadece elimden gelen her şeyi denemiş olayım diye attım maili. 

Nasılsa cevap gelmeyecek diye gün içinde yapılabilecek aktivite seçip - yankees stadyumu bronx'ta diye bronx zoo'ya gidelim bari dedim - Emre'yi uyandırmaya çalıştım. Eğer hemen uyansaydı muhtemelen hemen giyinip çıkardık. İyi ki uyanmamış. Çünkü derken kadından mail geldi. Bir şeyler olabilirmiş firmalarında, resumemi hemen verdiği adrese attırdı. Sonra cevap gelene kadar haliyle Emre'yi ben çıkartmadım sokağa. Ama gelmedi bir türlü. Gene mail attım. Bu sefer şirketteki başka bir adamdan cevap geldi. O akşam 5 gibi ya da ertesi sabah görüşmek istermiş benimle. Dedim ne olacaksa o akşam bitsin bu iş, ümitlendirmesinler daha fazla, 5'te gelebilirim dedim. Adres istedim. Empire State Building dedi adam! Bu iyice umutlarımı söndürdü, o kadar şanslı değilim ben, adam en fazla unpaid internship verir, ya da konuşmaya çağırmıştır dedim daha önce de olduğu gibi. O yüzden gayet casual giyindim ki zaten oradan çıkıp maça gidicez yani. Hoş, zaten iş kıyafetim de yoktu doğru düzgün. 

Neyse, Emre'yi Empire State'in altındaki Starbucks'a oturtup binaya girdim. Ama turist kapısından değil de çalışanlar kapısından girerken kendimi nasıl cool hissediyorum anlatamam. 'Ulan bişey çıkmasa bile, şunu yaşadım en azından' falan diyorum doormanler 'welcome to the Empire State Building madam' derken. 

50. kata çıktım Ersin bey'le görüşmek istediğimi söyledim. He evet, firma yarı türk yarı amerikanmış. Ne sandınız, Amerikan firmalarının türklere iş verdiğini falan mı? :P En azından benim gibi deneyimsizlere... yok öyle bişey. 

Adam geldi, beni toplantı odasına çağırdı. Derkeeen benim casual sohbet diye gittiğim şey mülakata dönüştü! İçeri başka insanlar girdi, yabancı patronlar falan derken ortamda ingilizce konuşmaya başlandı. Ben buna kesinlikle hazır değildim! İngilizcem iyi allah için, ama iş böyle ciddi mesleki ingilizceye gelince kendime güvenim yok tabii henüz. Zaten üstüm başım da iyi değil, iyice utanıyorum. 

Derken yabancılardan biri durdu, 'ne kadar süredir buradasın' dedi. 'a year' dedim. 'wow, your english is very good' dedi. Sonra allaaah kendime bir güven geldi ki anlatamam. Önce adam şey diye sordu, off the top of your head, çalışmayı çok istediğin üç şirket say. Hemen Friends'ten Rachel'ın çalıştığı üç şirketi saydım: Bloomingdales, Ralph Lauren ve Louis Vuitton! Dizi izlemenin faydaları işte, yaaa... Bunu da sanıyorum bu sektörde çalışmak gerçekten hayalim mi yoksa zaman geçsin diye mi arıyorum anlamak içindi, ne bileyim... Sonra şey diye sordu, 'peki bizden başka hiç mülakata gittin mi?'. Dedim evet, ama hep unpaid internshipti. 'ha yok, zaten biz maaşlı full time çalışan arıyoruz, öyle internship falan yok' dedi. İçimden küçük bir çığlık attım. Sonra devam etti, 'Ama öyle 6 aylık, bir deneyim kazanayım da sonra ne yaparsam yapayım diye düşünecek bir eleman da aramıyoruz, çalışmaya başlarsan 2-3 yıl bizle olmanı isteriz, biz bir aileyiz, baştan yetiştirmek isteriz, zaten burada çalışsan seneye aynı yerde olmazsın' dedi. 'yani 6 ay sonra ralph lauren seni çağırsa reddedebilecek misin, buna söz verebilecek misin' dedi. Ralph Lauren'ın beni çağırması sadece bir ütopyadan oluşmasa, gerçeklik payı olsa belki zor gelirdi buna cevap vermek ama sevgili ersin bey, hangi dünyada yaşıyorsun, ralph lauren beni napsın bu sıfır deneyim halimle...anca 2 sene sonra cesaret edebilirim yani. O yüzden atladım hemen. Sonra vize durumumu sordu, çalışma vizemin olmadığını OPT ile burada olduğumu söyledim. 'Ha tamam, H1B çıkartılır hemen, o sorun değil' dedi, ben içimden biraz daha çığlık attım. Sonra maaş mevzusu açıldı, 'başlangıç için yılda 28-30 bin arası alırsın, her entry level çalışanımız öyle alır' dedi, benim içimdeki çığlıklar daha da arttı. 

Ne zaman başlayabilirim diye sordum, 'yesterday' dedi. Meğer acil ihtiyaçları varmış elemana, şu anda benim pozisyonumda olan kız master'a başlamış, okullar açılmadan benim trainingimin tamamlanmış olması gerekiyormuş ki işler aksamasın. Haliyle hemen ertesi gün gelmemi istediler - zaten o yüzden öyle geç saatte çağırmışlar hemen beni. İş saatleri konusunda sorunumun olup olmayacağını sordular, dedim 'bana mesai saatleri 7-10 deseniz, gene sorun etmem' ki hakkaten öyle yani. Gerçi 8.45-7 arası olduğunu söyleyince bayıldığımı da söyleyemem pek. İTKİB'de çalışırken mesai saatleri 9-5'ti ve orada bile 10'a kadar gerçekten iş yapmaya başlamıyor, saat 4'ten sonra da salmaya başlıyorduk işleri. Ama yok yani, sorun edeceğim en son şey şu noktada mesai saatleri; para ve vize versinler de...

Neyse, sonuç olarak 2-3 saat öncesinde hala en diplerdeyken böyle bir anda iş sahibi bir insan haline geldim. Haliyle inanılır gibi gelmiyordu. Ofisten çıktım, asansörü çağırma tuşuna bastım falan ben hala olayın farkında değilim. Camdan dışarı bakıyorum, bütün Manhattan ayaklarımın altında, mükemmel, 2 hafta önce görmek için 20 küsür dolar verdiğim manzaralı bir ofiste çalışacak ve para kazanacak olmak... Gerçekten hala inanır halde değildim. Daha doğrusu sevinme izni vermiyordum kendime, elimde sonradan patlayan bir sürü şey olunca son zamanlarda... Gerçi binadan çıktım, Starbucks'ta Emre'yi bıraktığım yere gittim ve Emre'nin de yanına gidince birden dank etti bütün sorunlarımın çözüldüğü, aniden zıp zıp zıplamaya başladım yerimde. Emre'ye de bir takım fiziksel zararlar vermiş olabilirim bu süreç içinde, pek hatırlamıyorum, sarhoş gibiydim zira :P Maça geç kalmayalım diye apar topar metroya gittik ama benim maç umurumda değil, sırıtışımı durduramıyorum resmen.

this is where i fucking work!
Haliyle maçtan inanılmaz keyif aldım - baseball maçı olmasına rağmen. Zaten izlerken Emre'yle çözdük de oyunu, yarısından sonra 'niye şimdi sevindiler ki, ne oldu' demek yerine 'vaay iyiydi' falan demeye başladık.

Veee geldik ertesi gününe. Hayatımın ilk iş günü. Geç kalmayayım diye zaten 6'da kalkmışım büyük bir heyecanla, duşa girdim, giyindim saat hala 7. En sonunda çıkayım, Starbucks'ta kahvaltı mahvaltı bişey yaparım dedim. Gittim bir gün önce iş buldum diye zıp zıp zıpladığım starbucks'tan lattemi ve muffin'imi aldım, oturdum. Bişey yiyemedim, o ayrı. En sonunda baktm gerginliğim zaptedilebilirlikten çıkıyor, girdim New York'un en yüksek binasına.

Hemen beni yerini alacağım kızın yanına gönderdiler. İşim kısaca şu: çalıştığım şirket çoğunlukla üçüncü dünya ülkelerinden iplik ve kumaş ithal edip üzerine kar koyarak domestik firmalara satıyor. Benim işin gelen siparişleri process etmek, depolarla koordine edip teslimatlarını yapmak, fabrika ve firmalara fatura kesmek falan filan. Paperwork yani, alabildiğine sıkıcı ve yaratıcılıktan uzak ama aşırı yoğun ve stresli de bir iş. Çünkü en ufak bir harf, sayı ya da e-mail adresi hatasında şirkete bin dolarlar kaybettirme riskim var. Ve bütün operasyonun sorumluluğu benim üzerimde, şirketin işleyebilmesi için benim işimi zamanında, doğru ve hızlı bir şekilde yapmam gerekiyor. Ve o kadar kolay da değil yani, her boku double check etmek, her şeyin peşinden koşmak, daima her şeyi akşımda tutmak gerekiyor ve bekleniyor. Off kabus yani... Ve bütün bunlar Navision diye bir program var, onda yapılıyor. Onu daha kullanmayı bilmiyorum, her şey çok hızlı ilerliyor, sürekli bir sorun çıkıyor falan derken ilk gün ağzıma sıçıldı. Sürekli panik halindeyim, ne yapacağımı bilmiyorum, anlatılanlardan bir bok anlamıyorum, her şeyi bırak daha hala ne iş yaptığımın ayırdında değilim. Supervisor'ım sağolsun bayağı sabırlı ve iyi bir öğretmendi ama o da master'a başlayacaktı pazartesiden itibaren, yani iki gün sonra yalnız kalıcaktım. Haliyle her şeyi iki günde öğrendim, öğrendim. Yoksa sıçtım.

Derken ne olduğunu anlayamadan, sürekli bir dehşet halindeyken gün bitiverdi. Gerçi o da 7.30'tan erken olmadı ya, neyse... Eve gidiyorum, yoldayım, ama hem yorgunluktan ölmüş haldeyim hem de psikolojim çökmüş, okul hayatımın hiçbir evresinde böyle bir stres yaşamamışım yani, o derece.

Eve vardım, ben işteyken çıkıp gezeceğini iddia eden ama bunun için fazla tembel olan Emre'yi ve Kristin'i evde buldum. Ertesi gün de Emre döneceği için, hem de güzel bir içkiye ihtiyacım olduğu için dedim hadi kalkın çıkıyoruz.

Çıktık, biraların 3 dolar, shotların 2 dolar olduğu o cennet mekana, Continental'a gittik. Bira içip geyik yapmak, güzel müzikler dinlemek iyi geldi kesinlikle. Jukebox'tan da Emre bir ara Don't Stop Believing'i seçti (evde Emre sayesinde bir bundan bir de 'don't keep me hanging on' şarkısından overdose olmuştum, hey gidi hey...), ortalık coştu, millet o anı beklemiş resmen :P Güzeldi yani. Ama işte tam olarak çalışma hayatının bedelinin ne olduğunu o an keşfettim. 11 oldu, benim gözler gidiyor... Onu bırak, vicdan azabı var tabii 'ertesi gün iş var, hadi kalkın' demeye başlayan ben oldum. Büyümüşüm resmen, o an fark ettim.

Ertesi gün biraz daha rahat geçti ilk güne nazaran, ama işin stresi azalmayı geç, arttı. Çünkü pazartesi günü yalnız kalacağımı bilerek geçti hep gün, her şeyi bir anda öğrenmeye çalışmak bayağı yorucu... Bir de öğle arasında Emre sağolsun daha da stres yaşadım, ama kendisinin isteği üzerine anlatmıyorum. :P Kendisini öldürebilirdim ama, o derece. O akşam ülkeyi terk ediyor ve benimse onu bir daha ne zaman göreceğim belli olmasa... Neyse, öyle olunca kıyamadım tabii :P

İş çıkışı koşa koşa gittim JFK'e. Tabii duygu seli :P Sadece Emre'den ayrılıyor olmak değildi üzen - o da zor geldi, tamam, çünkü çok alıştım 1 ayda, napim - sanki Emre'yi yolcu ederken İstanbul'a, Türkiye'ye de veda ediyormuşum gibi hissettim tam olarak. Çünkü birincisi, Emre benim kafamda İstanbul'la özdeşleşmiş birisi, o benim İstanbul arkadaşım, ona New York'u göstermek, sevdiğim sokakları ona göstermek, hatta yanında ingilizce konuşmak bile tuhaf geliyordu. Onu yanımda taşıyınca haliyle henüz dank etmemişti Türkiye'den ve İstanbul'daki arkadaşlarımdan ayrıldığım, sanki tatile gitmişim sadece, sanki hala istesem Dilda'yla, Eren'le, Nur'la görüşebilirmişim gibi geliyormuş tuhaf bir şekilde, o an fark ettim. O gidince Türkiye'ye dair son şeyi de arkamda bırakmış olacaktım.

İkincisiyse iş bulmuş olmam tabii ki. İş bulamayacağıma neredeyse inanmışım, 1 seneden fazla kalamayacağımı düşünüyordum, biraz New York'un keyfini çıkarır, dönerim herhalde diyordum. Derken çat diye bu iş çıktı karşıma ve bana muhtemelen bir seneye kadar izin vermezler. İzin verdiklerinde de 1 hafta, hadi maksimum 2 hafta - bayramla falan birleştirebilirsem falan. Yani 'tamam, artık dönüyorum' diyene kadar temelli buradayım. Bu işi aniden buluşum, ve koşuşturmalar, ne olduğunu anlamayışım falan sebebiyle henüz düşmemişti bana. Ve hiçbir şeyin belli olmamasıyla Türkiyeye uzun bir süre dönmeyeceğim gerçeğinin kesin olması arasında gerçekten fark var. Hiçbir şey belli değilken özlemiyorsun çünkü, özleme gereği duymuyorsun, çünkü her an dönebilirsin, belli değil. Hala da istesem dönerim ama aynı şey değil kesinlikle. Havaalanında tam olarak farkına vardığım şey buydu. Emre'yle bir alakası yoktu tabii ama kötü zamanlama belki sadece. Tabii şey de var, Emre'nin olduğu dönem tamamen turist hayatı yaşadım, dert yok tasa yok (bir derece :P), tek endişem bu gün nereye gitsek... Ve turist modundan çat diye çıkıverdim. O an, havaalanında artık resmi olarak turistlikten çıktım, çalışan kadın oldum. Hüzünlü bir andı ve ilerde hayatım filme çekildiğinde filmin açılış sahnesi havaalanında olacak kesinlikle. Buradaki hayatımın başlangıcı sanırım kesin olarak o güne dayanıyor.

İşin çılgın ve daha da stres dolu kısmı, yani ev bulma maceralarımsa daha yeni başlıyor. Onu yeni bir posta saklıyorum, bunu uzattıkça uzattım...

5 comments:

seLen said...

ne guzel anlatmissin. resmen bitmesin diye diye okudum. ustelik bu hikayeleri biliyorum. (burada yorumcu anlaticinin hikayelestirme kabiliyetine sapka cikariyor)

Persephone said...

anlatıcıysa yorumcuya teşekkür ediyor o zaman :P

zeys said...

Cok guzel anlatmsiinnnn yazina bayildmm

http://zeysfashionroom.blogspot.com/

Lazy Otter said...

İnanamıyorum. New York'da yaşayan bir türk ve New York'u anlatıyor. Tüm yazılarını okuyayım hemen. :) Ya mükemmel. New York'da yaşamak benim hayalim, hiç değilse senin hayallerinden biraz niyetleneyim. New York hasretim gider. :)

Persephone said...

Valla güzeldi hakkaten :)