Sunday, July 25, 2010

Miss Brown Went to the Seaside

Ben tembel bir insanım. Üzerimde bir sorumluluk olduğu zaman bir türlü rahatlayamıyorum, kalbimin üzerinde bir ağırlık oluyor amma ve lakin o sorumluluğu tamamlamayı da erteleyebildiğim kadar erteliyorum anlamadığım bir şekilde. Hani bazı insanlar vardır, her işini son güne bırakır ama bunu isteyerek yapar, inanılmaz bir rahatlık vardır üstlerinde o son gün gelip götleri tutuşana kadar. Ben öyle de değilim, hatta itinayla uyuz oluyorum o insanlara. Ama saçma bir şekilde, işimi ilk günden bitirip rahatlayacağıma, işimi son güne bırakıp o son gün gelene kadar vicdan azabı çekmeyi yeğliyorum. Yeğlemiyorum ama elimden bir şey gelmiyor, o işin başına kurulsam bile kafamın içindeki gerizekalı bir kısım daha çok günüm olduğunun bilincinde olduğundan aklımı çeliyor, bambaşka şeyler yaptırıyor. Odamın en temiz olduğu zamanlar en sıkışık olduğum zamanlardır mesela. Keza o zamanlar yine bilgisayarımın masaüstü, film ve müzik klasörlerim de pek bir düzenlidir. Blogumun temasını bile çeviri ve finaller başımdayken yaptım. Sanırım en sevmediğim, nefret ettiğim, ameliyatla alınmasını istediğim bir özelliğim varsa o da budur. 

Çeviri işi o yüzden benim için ideal meslek değil. Tamam, belki Time Out Barcelona'yı çevirirken işler biraz daha benim alehimeydi, gezi rehberi çevirmek ciddi ciddi sıkıntı verici bir şey olduğu yetmiyormuş gibi, özellikle tarih ve ilçelerin tanıtımının yapıldığı yerler gerçek anlamda zordu. Cümleler 8-10 satırlık, kelimeler hayatımda ilk defa duyduğum kelimeler... Haliyle her cümleyi çevirişimden sonra rahat bir nefes alıyordum ve ilk zamanlar günde 2-3 sayfada öteye gidebilmem imkansız gibi bir şeydi. 2 ayda tamamlayabilmem içinse günde en azından 5-6 sayfa çevirmem gerekiyordu. İdeali 10 tabii. Bir de üstüne bir türlü toparlayamadığım dikkatim, pamuk ipliğine bağlı konsantrasyonum eklenince o çevirinin hayatımı zehir edeceğini daha ilk aydan anlamam gerekiyordu belki de. Neyse, bitti gitti, ama bir daha uzun bir süre çevirmenlik kariyerime döneceğimi sanmıyorum. Dönersem o da ancak Epsilon'un varoluş amacı olan uyduruk aşk romanlarına ya da Twilight gibi young adult serilere dönerim. Ah o Eclipse ne kolaydı... 

Durum böyle olunca, benim gibi biri için ideal tatil nedir? Hiçbir zorunluluğun olmadığı, tek amacın bütün gün sereserpe yatıp müzik dinleyerek kitap okumak olduğu bir deniz kenarı tatili, elbette. Öyle ki bir yerden sonra yemeklere yetişmek bile fazla uğraş gibi geliyordu. Ah bir de tabii deniz ve suyla ilgili her şeye bayılma durumum var. Astrolojiyle ilgilenenler bunun su burcu olan Yengeç olmamla alakalı olduğunu söyleyeceklerdir muhtemelen ama ben böyle bir genellemeye gerek duymuyorum, seviyorum işte, açıklaması yok. Hayatta en büyük zevklerimden biri denizde, havuzda, okyanusta suyun üzerine sırt üstü yatıp gözlerimi kapatmak, hareketsiz kalmak ve kendimi akıntıya bırakmak. Beşer dakika aralıklarla gözlerimi açmak suretiyle akıntının beni nereye sürüklediğine şöyle bir bakıp gerekirse olmam gereken yere geri yüzüyorum ve olası tehlikelerden de koruyorum kendimi. Ah o ne büyük zevkti ama, şimdi İstanbul'un sıcağına geri dönünce gene bir özledim. Sadece o da değil gerçi, lenslerimle suya o yüzden giremem ben, denizde yapılabilecek her şeyi yaparım. Dalarım, takla atarım, oraya buraya yüzerim, atlarım, suyun dibinde kalırım, tuhaf tuhaf hareketler yaparım hepsi de büyük zevk verir. Suya daldığımda da gözüm kapalı duramam, en tuzlu denizde bile açarım gözümü. E bunları yaparken de lens mens kalmaz haliyle. 

En sevdiğim deniz türü de dalgalı denizdir. Eğer güzel bir dalga varsa, saatlerce çıkmam o sudan. Atlarım, batarım, çıkarım, oynarım saatlerce dalgalarda. 22 yaşıma geldim, çocukluğumdan beri değişmeyen sayılı zevklerimden biri sanırım. :P Tamam, belki kardeşimle birlikte gelen her büyük dalgaya bir Hollywood felaket filmi tadında tepki verip 'NOOOoooo!!!!!' diye bağırarak ağır çekimde sahile yüzmeye çalışmak/birbirimizi kurtarıyormuş gibi yapmak yarım saat sonra kabak tadı vermeye başlıyor belki ama yine de eğlenmediğimi söyleyemem. :P 

Denizsel aktiviteleri de çok severim. Antalya'da bir defasında rafting yapmıştım mesela, yaşadığım en güzel deneyimlerden birisiydi. Bir ara da sürekli kanoya biniyordum, denizde yapayalnız kalana kadar kürek çekiyordum. Her iki aktivitede de kollarım kendinden geçecek derecede yorulsa da kürek çekmekten, inanılmaz zevk alıyordum. 

Sadece içine girmekle de sınırlı değil bu su sevgim; deniz kenarına oturup saatlerce denizi seyretmek bütün yorgunluğumu alabilir, bütün stresimi yok edebilir. Okula gidip gelirken en dört gözle beklediğim saatlerin motor/vapur anları olduğunu da bilmem söylememe gerek var mı... Sanırım o yüzden Ankara gibi bir şehirde asla yaşayamam. New York'un dört tarafı nehirlerle çevrili bir ada olması büyük şans. 

Tabii suyla ilgili her şeyi bu kadar seven biri için denizin dibinden, yosunlardan ve balıklardan alabildiğine korkmak da sadece bana özel bir çelişki olabilir sanırım. Denizin dibindeki yengeçlere basmaktan korktuğumdan dolayı su dizlerime gelir gelmez kendimi yüzeye atıp ayaklarımı yerden çekerek boyumu geçen yerlere bütün gücümle yüzmek, en ufak yosun vücudumun herhangi bir yerine değdiğinde çığlığı basmak, ola ki bir balık gördüm olay yerinden hızla uzaklaşmak da yine denizdeyken sık yaptığım aktivitelerden. Yerde kocaman bir taşa çarpıp 'Oha, kesin Karetta Karetta'ydı bu!!!' diye bağırırken rezil oluyor insan bir yerde. 

Bütün bu gerizekalıca fobilerime rağmen hayatımın bir evresinde scuba diving de yapmak istiyorum. Zaten benimki korku değil, tuhaf bir şekilde balıklardan ve yosunlardan tiksiniyorum, yere basıp yengeçleri öldürcem diye korkuyorum. Belki üzerimde dalış takımları olursa bunu da yenebilirim, belli mi olur. 


5 comments:

Konfigürasyon Mühendisi said...

Tüm bunlara kocaman bi hmmmmm. Doğayla iç içe olmalısın, karetta karetta'lar candır :)

Güzel yazmışsın, tatil epey doldurmuş seni.

Persephone said...

doğayla garip bir ilişkim var, denize aşığım içindekilerden nefret ederim, ağaçlıklı bir yerde olmak bana huzur verir ama böcekler, kuşlar ve diğer orman yaratıkları benden uzak olsun isterim, tiksinirim. :P

doldurdu valla, daha gelir bir kaç tane daha böyle gereksiz uzun bir sürü yazı :P

Konfigürasyon Mühendisi said...

Gerekli mi gereksiz mi bırak orasına biz karar verelim di mi :)

Sen yaz, ben okurum. Mutlu mesut geçinir gideriz.

Persephone said...

ahahah peki, tamam. :P

Yasemin said...

Hani sevdigini biliyordum da bu kadar sevdigini bilmiyordum be guzelim.
Gecen sene ne cok sahile inmek istemistin de becerememistik, pek bi pisman oldum simdi.
Ayin 6'sinda okyanus tadi da alacaksin hazir ol. Artik timsahlardan mi kaplumbagalardan mi korkarsin, korkacak ne var orada bilemiyorum.