Thursday, August 05, 2010

Moving to New York

Sonunda New York'tan bildiriyorum! Jet lag sağolsın sabahın 5inde ayaklanınca, bari blog yazayım dedim. Bir önceki yazımdaki depresif hal bayağı bir saçmaymış hakkaten zira havaalanına gider gitmez uçup gitti resmen hepsi. Hele bir de inip sevgili roommie'cimle karşılaştıktan ve evimizi gördükten sonra hiiiiç kalmadı! :P 

Önce bir uçak yolculuğumdaki saçma insanlardan bahsetmek istiyorum. Bir evlat gibi büyütüp alıştığım iPod'umla Blackberry'mi sattığım için, elimde baba yadigari telefon ve bilgisayardan başka hiçbir teknolojik alet yoktu, bırakın müzik dinleme cihazını.. Ki müziksiz yapamayan, eli ayağı boşalan bir insan için çok zor böyle saatlerini müziksiz geçirmek. Ama bu da bana ilk defa çevremdekileri gözlemleme imkanı sundu işte. 

Her şeyden önce SEDA SAYAN vardı lan uçağımızda, ötesi var mı! :P Biznıs klasta oturuyordu elbet, görmedim orada da ama uçakta sağımda solumda oturan teyzelerde hareketlenme ve birbirlerini 'imza alsak mı kıııız' suretiyle dürtmelerle anladım. Gerçi Immigration kuyruğunda bildiğin birlikte bekledik saatlerce, tam yan kulvarımdaydı, ters durduğu için tam karşımdaydı, gözgöze gelmemeye çalışarak zor anlar yaşadım. Kendini bir bok sanmasın aaa! :P 11 saat uçak yolculuğu demeden bir süslü giyinmiş, saçlarına bir özenmiş ki sormayın. Amerika'da ne işi varsa...

Neyse, ilginç müşteri numero uno ise koridor tarafından arka taraflarımda kalan bir teyze. Bir yunan ailesiydi bunlar, elindeki gazetelerden anladım, teyze de öldü ölecek, çılgınlarcasına kırışık, standart bir asabi yaşlı. Ama karı yol boyunca bana baktı lan! Anlam veremedim resmen, kaşları çatık, siniri bozuk bir halde, kafamı ne zaman o tarafa çevirsem 11 saat boyunca, gözler bana kilitlenmiş haldeydi. Ürktüm resmen, büyü mü yapıyor nedir, öte tarafa bak lan diyip durdum içimden. :P Arkamda da bir ex-marine amcam vardı, Big Lebowski'deki vietnam gazisi psikopat Walter'ın zayıfı ve yaşlısıydı resmen, hareketleri de tipi de. O da öyle bir yerden falandır hatta. Sürekli, ne olsa 'fucking people...' diyordu, paso küfrediyor falan. ex-marine olduğunu da sırt çantasından anladım tabii, u.s. marine yazıyordu koccaman. :P Çapraz önümdekilerse tipik obez bir Amerikan ailesiydi ve yol boyunca tıkındılar! Cipsler, çikolatalar getirmişler yolluk bir sürü, çatur çutur yiyip durdular, bir süre sonra mide bulandırmaya başlayan kokularını geçtim, ses bile fenalıklar geçirtçekti artık... Benim önümdeyse fransız bir hatun vardı, üzerine straplez bir büstiyer giymiş, göğsünün altından itibaren açık, düşük bel de pantolonu var. Tam benim ön çaprazımda olduğu için lömbür lömbür belini görüyordum, yemin ederim, görüp görüp üşüdüm resmen. Battaniye bile almadı üzerine, hayvan gibi klima var zaten, hepimiz sarınmışız, o öyle oturdu yol boyunca. 'Belini ört kız, idrar yollarını üşütçen' dememek için zor tuttum kendimi ki yeltencektim resmen bir ara utanmasam, nasıl rahatsız oldum. :P Koltukların arası açık, tam görüş mesafemde, napim! :P Onun yanında da pek sayılmayan ama kalburüstü bir yakışıklılığı olan bir genç vardı. Hostes geldi gitti flört etti herifle. Yemek dağıtımında bir de, kahvaltı yapmaya fırsat bulamamışım, acımdan ölcem oracıkta, karı adamın göğüslerine dokunarak 'tişörtün çok güzelmiş' diye salınsın! Gitti geldi ekstra içki getirdi adama falan, karıyı tutup uçağın duvarlarına çalasım geldi. Ve geldik yanımdaki tiplere. Check-in yapmaya geç kaldığım için biraz, bütün cam kenarları kapılıydı, koridordan aldım da bilet, nasıl pişmanım. Yanıma gürbüz iki tane Amerikalı çift oturdu. Gençler ama bunlar, sevgililer falan. Kız 'Anita' cam kenarında, 'Jimmy' ise benim yanımda. Anlam veremediğim bir şekilde çocuk uyurken falan hep benim üzerime doğru uyudu, ayakları benim yerdeki laptop çantasının üzerinde (sürekli ben de üzerine bastım çeksin diye, çekiyor, ben ayağımı geri çekince yine koyuyor falan, deli mi ne), kolu benim koltuğun kolunu tamamen kaplamış falan. Şişman bi de. Resmen yol boyunca soğuk savaş halindeydik. Ama en kötüsü, herif uyutmadı beni. Nasıl horluyor!! Bana doğru bir de, kafasını koridora çevirmiş, sesler bütün haşmetiyle kulaklarımda. Kulak tıkacı üzerine uçağın ekran kulaklığını taktım ve müzik açtım ama yooooh, hala ses geliyor. Dürtüp duruyorum çaktırmadan, uyansın da, o tekrar horlama seviyesine gelene kadar ben de dalarım zaten falan diye ama yooook bildiğin haldur huldur dirsek atmalarım bile uyandırmadı gürbüzü. Sonunda daha fazla aklımı yitirmeden omzundan sallayıp uyandırdım, 'yees?' diye kalktı. 'Sorry but you snore too loud, i really can't sleep here, please keep it down' dedim ve cevabını beklemeden kulaklığımı takıp kafamı koydum. Sonra gene horladı mı bilmiyorum, uyudum hemen.

Ama uçak çok rahattı allah için, koltuklar, hizmet, ekrandaki zımbırtıların çeşitliliği falan. Arrested Development, Glee falan izledim. Çok güzel filmler vardı ama hiçbirini kafam alcak halde değildi, bir ara uyumaya çalışırken, uyuyakalayım diye gerizekalı bir romantik komedi açtım (27 Dresses) ama yok valla, sonuna kadar gözler faltaşı bir şekilde izledim filmi yanımdakiyle soğuk savaşımız yüzünden. Bir de THY ananem gibi gayet, paso besliyor. Biner binmez zaten içki dağıtımı, 1 saat sonra zaten ilk yemek, ondan 1-2 saat sonra sandviç dağıtımı, sonra çay-kahve, bir ara kek falan, sonra yine yemek, sonra yine içki, çay kahve falan, 1 saat sonra da indik zaten. Hani bir ara telaşlandım, bunlar New York'a falan gitmiyor, bizi semirtiyorlar, sonra köle olarak satacaklar mı falan diye. Neyse, neticede, indik geldik. 

Evimiz pek güzel, Sunnyside diye bir mahallede, alçak ve tipik bir amerikan apartmanında kocaman bir daire. Odam İstanbul'daki evin odasından büyük yani, düşünün sevincimi. :P Ev bildiğin eski ama, anane evi kokuyor, ama yeni taşındık daha, geçer o da. Daha eşya yok, yavaş yavaş alcaz hepsini. Yasemin'in eski evinden (odasından ya da) kalma ufak tefek eşyalar var, kendisinin yatağı kütüphanesi masası falan var, bir de futon varmış, ben onda yattım bu gecelik. Yasemin bana küçük sürprizler de hazırlamış, çevçeveler, yastıklar falan. Pek sevindirik oldum takdir edersiniz ki. :P Burada hepsi.

Aaa evde kedi var lan. Yasemin'in bir arkadaşı bir süreliğine baksın diye vermiş, ismi de Maviş. Hayvanlara bu tip isimlerin verilmesinin (Boncuk, prenses, sarman, pamuk vs) bir suç olması gerektiğine inanan bir insan olduğum için 'kedi' diye seslenerek muhattap oluyorum kendisiyle. Annemler 'hayvan ölürse üzülürler' mantalitesiyle hiçbir şekilde evcil hayvan olayına girişmedikleri için biz büyürken, kedi-köpek gibi hayvanlarla uzaktan ilişki yaşarız genelde, uzaktan 'ay ne sevimliii' diye bağırırım ama yanıma gelirse hele ki sırnaşırsa kaçarım. :P Kedi allahtan öyle bişey değil, yaşlıymış bayağı zaten, kutuların arasında kendi halinde takılıyor. Seviyeli bir ilişkimiz var. Arada gelmeye kalkıyor (yer yatağında yattığım için tedirgindim zaten sürekli üzerime atlayacak diye, gelmedi hiç allahtan uyurken) gözlerine bakarak 'git lan' diyorum, gidiyor. Hareket etmeme, hani ellerimle git işareti yapmama bile gerek yok valla, anlıyor sözümü. :P 

Muhit de pek güzel bu arada, çevrede, sağda solda, hep kafeler, restoranlar, publar falan var. Ucuz da. Irish Pub'lar çoğunlukta bir de. Ama seviyorum Irish pubları valla :P 

Şimdi de Coney Island taraflarına, okyanusa, yüzmeye gidicez, 6.30 oldu saat, bence Yasemin'i uyandırma vaktidir. Sıkıldım yahu.. Daha bir sürü iş var hem de. 

2 comments:

arcoiris said...

oooo new yorktasın ne güzel valla, umarım günlerin ve hayatın güzel geçer oralarda. arada biz new york severlerle paylaş hikayelerini, fotoğrafları :)

kedili ev iyidir hem yakın zamanda daha da çok kaynaşırsın kediyle bence :)

Persephone said...

Hikayeler zaten gelecek bol bol, fotoğraf da fotoğraf makinası alır almaz eklerim zaten. :P

Kedili ev konusunda bir şey diyemiycem de bizim kedi harbi psikopat, köşesinden sürekli sinsi sinsi bakıyor, ayağı kalkınca bacaklara yapışıyor falan. Zaten bizim değil, bir süreliğine bakıcaz, ama bütün kediler böyleyse istemiyorum kedi medi :P