Tuesday, February 15, 2011

Antichrist Television Blues (Part I)

Başlık adımız Grammy ödülünü alan the Arcade Fire'ı kutlamak amaçlı olsa yazımızın teması televizyon dizileri efenim. Öncelikle ilk sezonundan başlayıp izlediğim, sonra da senelerdir takip ettiğim dizilerin son sezonlardaki gidişhatları hakkında iki çift kelam edeceğim. 


Six Feet Under aslında aylar önce bitti de, uzun zamandır bloga bişey yazmadığım düşünülürse bir paragrafı hakediyor bence. Çay gibi bir diziymiş çünkü Six Feet Under aslında. Sezonları çatır çatır bitirdim, son sezonun son bölümlerinde hüngür hüngür ağladım, tamam, ama üzerinden zaman, haftalar, aylar geçtikçe bu dizinin mükemmel bir dizi, hatta abartıp hayatımın dizilerinden biri olduğunu fark etmeye başladım. Demlendikçe güzelleşti. Karakterlerinin gerçekliği, diyalogların derinliği, bölüm başlarındaki ölümlerin ne kadar saçma olursa aslında o kadar da depresif oluşu, müziklerin mükemmelliği ve sahnelere uyumu, senaryonun güzelliği ve tabii ki o muhteşem finali. Gelmiş geçmiş en iyi dizi finali desem kimse benimle burada tartışmaz herhalde? Özellikle o son 10 dakikalık bölümden bahsediyorum. Hala aklıma geldikçe bana bişeyler oluyor, bir de ilk izlerkenki halimi düşünün. Hıçkıra hıçkıra ağladım resmen. Sia'nın şarkısının da etkisi büyük, daha doğru bir şarkı seçemezlerdi herhalde o sahne için. Yapılacak şey değil ama, bu kadar da ağlatmasalardı vicdansızlar keşke. Neyse, ufak bir spoiler girip Nate'ten nefret ettiğimi söyleyebilir miyim? Tamam, karakter olarak çok iyiydi belki ama Brenda'ya yaptıkları affedilir gibi değil. Brenda'yı pek severdim, evet. Claire'i de bütün anlamsız aşk ilişkilerine ve bitmek bilmeyen ergenlik sorunlarına rağmen çok seviyordum. David'i de öyle. Gerçi Ruth varken, Nate'i bağrıma basabilirim, Ruth'a olan nefretim öyle büyük. Azgın ergen gibi dolanması yetmiyormuş gibi (Dwight'a yazıyordu bir ara lan!), bir de kendi çok bir şeymiş gibi sürekli çocuklarına ikiyüzlü ahkamlar kesmesine katlanamıyordum. Neyse, kısa paragraflar olacak dediydim, burada bitiriyorum.


İngiliz televizyonunun güzelliklerinden sadece bir tanesi. Bir grup genç suçlu, toplum hizmeti sırasında bir fırtınaya yakalanır ve üzerlerine düşen yıldırımın etkisiyle süper güç edinirler. Ama bu gençlerimiz gidip de dünyayı falan kurtarmaya çalışmayıp, kendi kıçlarını kurtarmaya bakarlar ve gayet de eğlenceli bir şekilde yaparlar bunu. Skins meets Heroes diyorlar ama Heroes gibi dandik olmaktan çok uzak, tek ortak yanı kahramanların süper güçlerinin olması. 2 sezon, ve her İngiliz dizisi gibi her sezonu 6şar bölümcük olması tadı damağımızda bırakıyor, ama devamının geleceğini bilmek güzel yine de. Diğer güzel yanlarından biri de, kahramanlarımız liseli ergenler falan değil, gayet 20lerinde tipler. Ve tabii hepsi hüküm yemiş suçlular olduklarından öyle pek ahlak duyguları olduğu da söylenemez. Gerçi Skins sağolsun İngiliz gençlerine dair imajım bayağı bir değişmişti, o ayrı... Ama yine de Amerikan dizilerinde fenalıklar geçirten tipik ergen dramaları yok, en sevdiğim kısmı da o. Süpergüçler ayrı, başlarına açılan belalar ayrı geyik. Başroldeki hatunlarımızdan birinin süper gücü dokunduğu kişileri cinsel olarak azdırmak mesela. Sonra kendini GTA'da zanneden ve ona göre yaşayan, dövme yaparak insanları kontrol eden (ki Nathan'a o bölümde inanılmaz gülmüştüm) insanlar vardı 'düşman' klasmanında. Ki favorim de sütü kontrol eden adam kesinlikle. Bu kadar dandik bir gücü böylesine ölümcül kullanmak çok zekice valla. :P İngiliz dizilerinin müzik seçme konusundaki başarısından bu dizi de payını gani gani almış, her bölüm sonunda internete koştum sanırım şarkıyı bulup indirmek için. Favori şarkı/sahnem ise Massive Attack'in Paradise Circus'ının çaldığı sahne. Hem sözleriyle hem melodisiyle bu kadar cuk oturan başka bir şarkı/sahne görmedim hayatımda. Hatta kaçıranlar ve tekrar izlemek isteyenler için geliyor: tık. Simon/Alisha hikayesinden bir Time Traveller's Wife tadı aldım mı? Aldım. Ama daha çok sevdim. :P 

İngiliz dizilerinin genelinde de olan bir başka çok sevdiğim özelliği ise karakterlerinin göz için de inandırıcı olması. Hepsinde demeyelim de Amerikan dizilerinin çoğunda olan şey, karakter tamam, çok derinlikli, çok gerçek, ama tipine bakıyorsun ve bunun bir dizi olduğunu anlıyorsun. Çünkü karakterinin yarattığı gerçekliğe göre fazla güzel/yakışıklı oluyor genelde. Ama Atlantik'in öte tarafında işlerin öyle yürümemesi bu dizileri daha çok sevdiriyor bana. Çünkü oyunculara bakıyorsun, gerçekten çirkin, çirkin olmasa bile itici tipler. Zamanla karakterleriyle sevmeye başlıyorsun o insanları. O yüzden fazla gerçekler. Çok güzel olanlar dizide de zaten güzel olduğunun farkında olan karakterler. Daha inandırıcılar.


Yaz sezonunda başlayıp ilk sezonununu yaz bitince bitiren tipik bir Showtime yaz dizisi the Big C. Tipik bir Showtime yaz dizisi nasıl oluyor? Şöyle oluyor, genelde banliyö taraflarında yaşayan, başına boyundan büyük bir iş gelen bir kadının bazen sıradan bazen de sıradışı yaşadıkları (bkz: Weeds). Burada da öyle, normal bir hayatı varken birden the big C'yi, yani kanseri kaptığını ve çok fazla ömrünün kalmadığını öğrenen ve geri kalan hayatını doyasıya yaşamaya karar veren Laura Linney'nin şahane bir şekilde hayat verdiği bir karakterimiz var. Cable dizisi olduğu için daha rahatlar tabii. İşin içinde kanser olmasından kaynaklanan doğal bir duygu seli, gözyaşları falan mevcut; ama genel olarak eğlenceli bir dizi. Bir ara konuk oyuncu olarak the Wire'dan bayıldığımız Idris Elba (Stringer Bell, hastasıyız :P Bir de burada ingiliz aksanıyla konuşuyor, yeme de yanında yat :P) da gelmişti. Her neyse, çok hayatıma damgasını vuran bir dizi değil, zaten kısa bir şey, çok zamanımı almadan bitti. Sırf son bölümü için bile izlenir ama. Tek bir maruzatım olacak; o da keşke tek bir sezondan oluşsaydı. Spoiler verecem biraz izlemeyenlere ama keşke orada ölseydi. O zaman efsane olurdu da ikinci sezon olacağına göre ölmeyecek. Ama mucizevi bişey olmasın, ölsün, son sezonunda. Çok kötüyüm, biliyorum, ama o zaman hiçbir etkisi olmaz bütün bu yaşananların, valla. 


Bu da sırf psikolojide Çoklu Kişilik Bozukluğu konusunda ödev yapmam gerekirken, 'ödev yapmamak için yapılan anlamsız hareketler' isimli etkinlikler kapsamında başladığım ve bitirdiğim bir dizi. İzlememin pratikteki sebebi bu tabii de, teorideki, kendimi inandırdığım sebebiyse başrolünde çoklu kişilik bozukluğundan muzdarip bir anneyi bulundurması. Ve tahmin edin ne dizisi? Evet, öğrenmişsiniz, Showtime! :P Bu da aynı, izle, eğlen, unut dizisi. Ama sevdim yine de. Toni Collette harika bir oyuncu zaten, her 'alter'ını mükemmel canlandırmış. Bayağı oldu bunu bitireli, o yüzden çok net hatırlamıyorum da bununla ilgili tek şikayetim de kocası. Adam aziz resmen, hiçbir dizide karısından bunca çekip de (karısının elinde olmasa bile) hala sadakatle yanında kalan başka bir koca bilmiyorum. Hangi dizi olsa hemen bir neredeyse-boşanma hikayesi çıkarmıştı bundan. Gerçek hayatta varsa böyle bir koca, adresimi vereyim, eve paket yapıp göndersinler lütfen. 


Bir HBO güzelliği elbette. Efsane yapımcılar (the Sopranos'un yaratıcıları ve Martin Scorsese), efsane kadro (Steve Buscemi tek başına iktidar, Micheal Pitt şahane) ile zaten basit bir şey beklemiyordu kimse sanırım izlemeye başlarken. 1920'lerin Atlantic City'si, alkol yasağı, yozlaşmış yönetim, mafya vs vs. Malzeme de süper yani. Prodüksiyon zaten beklendiği gibi mükemmel. Yönetmenlik, oyunculuk, diyaloglar şahane. Genel olarak, sevdim, devamını bekliyorum yani. Ama... Ama ne bileyim bir eksik var sanki. Bir the Sopranos bölümü seyrettikten sonra hissettiğim doygunluğu yaşamadım sanki bunda. Belki yeni sezonlarda daha da coşacak, bilemiyorum, ama açıkçası bütün bölümleri bana hızlı hızlı izlettiren şey - itiraf ederek burada utandırıcam kendimi - ama bir ergenin izleme sebebiydi :P 'Nucky Thompson ile Margaret arasında bir şey olacak mı' ile başladım, 'allah bozmasın tütütü' ile devam ettim, 'bir araya getirin şunları allahsız senaristler' ile sezonu kapattım. :P Bende mi sorun var, bilmiyorum ama öyle yani :P



Farkındayım, izlemek için çok çok geç kalınmış bir dizi. Ama geç olsun güç olmasın di mi? :P Henüz bitirmedim, yeni başladım sayılır, 3. sezonu daha yeni bitirdim. Bitince tamamen daha detaylı yazarım, ama şu üç sezonda bile bu dizinin bu kadar abartılmış olmasının haklı bir abartılmış olduğunu onayladım. Neyse, Tony Soprano'nun hastasıyız, mafyaların ustasıyız, şimdilik daha bişey yazamicam. :P Müzik seçimleri bu dizinin de çok başarılı bu arada, sevdik.  

Part II, devam eden dizilerin bu sezondaki gidişhatları üzerine olucek. Hattan ayrılmayın.  

4 comments:

Falagar said...

Six Feet Under benim de yeni bitirdiğim dizilerden.Senaristler diziyi o kadar tadında bırakmış ki,Nate ölmese Yaprak Dökümü'ne bağlayacak olan dizi(ve Ruth sayesinde tabi)hayatımın dizisi oldu çıktı diyebilirim.

Billy Chenowith ve annesi akıl almaz karakterler zaten.Federico'da da Mahmut tipi var zati.Çok sevecen karakterler de var yani.Finaldeki makyajlar daha iyi yapılınabilirdi tabi.Ama şu haliyle bile gelmiş geçmiş en iyi finale sahip dizidir tabi.Bir de Michael C.Hall'ı önce Dexter'le tanıyıp sonra SFU'ya geçiş yapmak çok can sıkabiliyo.Şöyle ki bir tarafta aslan kesilen bi karakter varken,diğer tarafta-eşcinselliğine binaen değil-fazlasıyla pısırık bir karakter var.Özellikle kırmızı kapüşonlu piskopat elemanın bunun üstüne benzin döktüğü sahnede hırsımdan ve sinirimden ağladım =)).Keith'den sürekli dayak yemesi de var tabi.

Diğer dizilerden Misfits'e başlamamla yazıyı görmem bir oldu.Yazının ikinci bölümünü de bekliyorum.Özellikle TBBT izliyosanız daha da çok bekliyorum =)).

Persephone said...

Evet, kesinlikle, tadında, açık olan her ucu bağlayarak, çok yerinde bitti, o yüzden de çok seviyorum finali. Billy Chenowith'in yaşlanmış hali beni öldürdü, Brenda'nın Billy'nin çenesi yüzünden ölmesi onca gözyaşının arasında güldürdü, ne yalan söyleyeyim :) Federico da aynen, o kadar çocuk yüzlü ki, ne kadar salaklaşsa da bazen 'ay gel sevim seni' diye yanaklarını sıkasım gelir her görüşümde :P

Ben Dexter'ı izlemedim hiç (tamam, biliyorum, dövmeyin, valla izliycem), o yüzden tuhaf gelmedi bunu izlerken. Ama SFU bittikten sonra ilk bölümüne baktım sırf o dönüşüm nasıl olmuş görmek için. İnanamadım resmen. Nasıl mükemmel bir oyuncu ki Michael C. Hall, bu kadar alakasız bir karaktere bu kadar başarılı bir şekilde bürünebilmiş, helal olsun dedim. Ve inanılmaz da karizmatik olmuş, sırf o yüzden izlemeye başlayabilirim. :P

Evet, izliyorum, onunla da ilgili olacak paragraf :)

ZSA said...

Ben hala hatta bekliyorum sayin AJ ne zaman gelecek devam yazisi?

Persephone said...

Off biliyorum ya, tam başlamıştım, yarılamıştım, projenin üstüme düşen kısmının deadline'ının 25 Mart değil de 25 Şubat olduğunu öğrendim ve şimdi boğazıma kadar illustrator'a batmış haldeyim. :P Ama bitiricem, yarın falan yayınlarım herhalde :D