Friday, October 24, 2014

New Yok I Love You, But You've Brought Me Down

Bir sene önce en son buraya yazdığımda Londra'ya gideceğimi ilan etmişim. Haha, ne masum, ne komikmişim lan. Denemedim değil! Başvurdum istediğim okula. Aldılar da beni! Çok da işe yaramaz biri değilmişim! Ama para mı var gideyim? Burs alamayacağımı fark ettiğim zaman yavaştan vazgeçtim. Bu sefer Avrupa'ya niyetlendim. Yine maddi durum. Hep sıkıntı, yine sıkıntı. Yani bir şekilde okul parasını çıkardım diyelim, neyle geçincem? Gidince belki iş bulmaya kasıp kendimi geçindirebilirdim ama beni birazcık tanıyan garantisi olmayan bir şeye balıklama atlayamayacak kadar korkak olduğumu da bilir. Korkak demeyeyim aslında, kendime haksızlık ediyorum. Ecnebilerin o 'comfort zone' dediği şeyden çıkabilmem benim için gerçekten zor. 'Gitmemek aptallık olur' diyecek kadar sağlam bir şansımın olması ya da çok ani karar verip yapmam lazım o adımı atabilmek için. O yüzden bir anda GMAT'e çalışmaya karar verdim. Ama iki haftalık çalışmayla yüksek puan almayı düşlemenin şu anda biraz kibirlik olduğunu da görüyorum. (Ya aslında işe gitmesem, panik olmasam... Yapard-- gene yapıyorum!) 

Velhasıl kelam, ben bütün bir seneyi New York'ta - en azından çalıştığım işte - son senem olacağını düşünerek geçirdim. Yaptığım her şeyi 'bu son olabilir' diye düşünerek yaptım. Aslında kötü fikir değildi düşününce, en azından yapmadığım için pişmanlık duyguduğum ya da yaparken tadını alamadan yaptığım şeylerin sayısı çok az. Hayatı da öyle yaşamak gerekmez mi aslında? Neyse. 

Ben böyle diye diye, herkese 'seneye ya Londra'ya ya Avrupa'ya master'a gidiyorum' diye diye Mayıs'ın sonunu ettim. Sadece tembellikten ya da gerizekalılıktan da değil, zamansızlıktan da olmadı bir sürü şey. O iş beni çok tüketti ya, öyle böyle değil. Mayıs sonu-hazıran başıydı sanırım birden elimde kalanın sıfır olduğunu fark ettiğimde. Sonra bir gün - şirketteydim sanırım - biri doğum günümün yaklaştığından bahsetti. O zamana kadar hep 25 yaşındaydım. Birden fark ettim ki 1-2 aya kalmadan 26 olacağım! Yani yirmili yaşlarımın ikinci yarısında. Artık 20'den çok 30'a daha çok yakındım. Birden kalbim çarpmaya başladı, o anı o kadar net hatırlıyorum ki! 26 yaşında olacaktım ve hala hayatta devam ettirmek istediğim kariyere başlamayı bırak, henüz ne olduğunu keşfetmemiştim bile. Elde tutulacak ne bir başarım ne de başarısızlığım vardı - olduğum yerde duruyordum. Ve daha da kötüsü, olduğum yerde durmaya devam ediyordum. Evet, belki bütün sene 'hehe gidiyom ya' diye gezmiştim, ama bu konuda aslında çok fazla efor sarfettiğimi söylemek de kendime yalan söylemek olur her şeyden önce. Ne olduğunu anlamadan kendimi 30'da bulacak, belki de hala nefret ettiğim o işte hayatımı bir maaştan bir sonraki maaşa yaşamaya sürdürecektim. 

Paniğim geçtikten sonra oturdum düşünmeye başladım seçeneklerimi.

1) Bir sene daha o işte kalacak, bu sefer bilinçli yaşayıp para biriktirecek ve sosyal hayatımdan (hehe sosyal hayat dediğim de aslında Cuma dışarı çıkmalar, Netflix falan) biraz daha ödün vererek daha fazla şeye asılacak ve GMAT'e bu sefer ciddi olarak çalışacaktım. Hayatımdan bir sene daha çalacaktım. 

2) Hayatıma reset atacaktım. Havuzun derin yerine can simidi olmadan atlayıp hayatta kalıp kalamayacağıma bakacaktım. İpleri elime alacaktım. 

Belki de her aklı başında insanın yapacağı, yapması gereken şey seçenek 1'di. Özellikle de New York'ta yaşarken, düzenli ve iyi sayılabilecek para da kazanırken. 

Ama sanırım benim aklım başımda değil. Bilmiyorum. Aslında sebebimi biliyorum. Korktum. Hayatımdan bir sene daha kaybedip gene aynı noktada olmaktan korktum. Çünkü kendimi biliyorum; bir şeyler olmadıkça hırslanıp daha çok denemektense umutsuzlaşıyorum. Ve o işte kaldıkça tablo aynı olacaktı. Ben hep çok yorulacak, çok çalışacaktım. Akşam 7.30-8'e doğru eve geldiğimde canım oturup hiçbir şeye bakmak, başvurmak, çabalamak istemeyecekti. Kendimi her gün kötü hissede hissede gene Mayıs'ı edecektim. İşimde de iyice mutsuz olacak, hayattan nefret edecek hale gelecektim. Ve 27 olacağımı fark edince bu sefer daha da umutsuz kararlar verebilecektim. Bundan korktum. 

Bunun dışında başka ne seçeneğim vardı? İstanbul! 

İnsan evden uzak kalınca onca yıl, eskiden yaşadığı - özellikle de çocukluğunu geçirdiği yerleri - romantize, idealize etmeye başlıyor. O kadar da kötü değildi diyor. En kötü, sırtımı yaslayabileceğim bir ailem var, diyor insan. Kira ödemeyeceğim, daha ne! Bir senemi New York'ta kaybedeceğime, İstanbul'da kendimi bulmaya harcarım diye düşündüm. Çalışmamak, ailemi ve arkadaşlarımı görmek, nasıl geçincem, ne yemek yapıcam, bu ay kirayı nasıl çıkarcam diye düşünmemek çok ama çok çekici geldi. 

Ve bir haftasonu, biletimi aldım. 

İş yerime söylemek zor oldu, desteklemediler kararımı. İhanet etmişim, onları yarı yolda bırakmışım gibi hissettiler. Varsın olsun. Yüksek lisans okutmayı bile teklif ettiler New York'ta. Ama insan o psikolojiye girdikten sonra, kararından dönmesi de zor oluyormuş. Ve tabii ne onlara bir şey borçlu olmak, ne de açıkçası orada bir gün daha geçirmek istiyordum. Hayır dedim. 

Kristin ve Emre'ye evden çıkacağımı söylediğimde, destek oldular. Emre zaten kısa süreliğine de olsa Türkiye'ye dönecekti, Kristin de Manhattan'da daha büyük bir odaya çıkmak istiyordu. Ev sahibi de sorun çıkarmadı, olaysız bir şekilde (eşya satma, evi temizleme işlerine değinmiyorum, onlar başlı başına kabustu ama bir şekilde halloldu) evi boşalttık. 

Tek yapmam gereken 11 gün evsiz kalacağım süre boyunca kalacak bir yer bulmaktı, ama neyse ki beni evlerine alacak arkadaşlar da buldum (olaysız geçti diyemeyeceğim ama uzun hikaye şimdi). İşteki son günüm de garipti, ama üzerime inanılmaz bir rahatlama, resmen bir öfori gelmişti. Zaten işten çıkacağımı duyduktan sonra şirketteki - ihanet ettiğimi düşünen yönetim vs dışında - çoğu kişi kararımdan dolayı tebrik etti beni, o işin bana göre olmadığı, hayatta daha farklı şeyler yapmam gerektiği o kadar barizdi ki. Çıktıktan sonra da 15 gün falan tamamen turist olarak takıldım. New York'taki güzel havanın buruk bir sevinçle tadını çıkarmaya baktım. Ne yalan söyleyeyim, o kadar çok şeyler yaşandı bitti ki gitme günü geldiğinde resmen yorulmuştum, gitmek çok zor gelmiyor gibiydi. 

Ta ki 12 Ağustos'ta İstanbul'a inip 'aaa şunu unuttum, neyse New York'a dönünce hallederim' diyemediğimi fark edene kadar. O zaman işte tak etti artık bir New Yorker olmadığım. Artık New York'un benim için sadece belki bir gün gidilecek bir tatil yeri olduğu. Bu gerçek hala aklıma geldiğinde kalbimde bir sızı yapar. 

Goodbye, my sweet. Bu manzarayı özleyeceğim en çok. Ofiste içim sıkılınca camdan bakınca buna bakıp aslında şanslı hissetmeyi özellikle. Goodbye, my lovely city. (Empire State Binası'nın tepesinden çekilmiştir tarafımdan)

---

Şimdi napıyorum? Gelir gelmez burada yüksek lisansa yazıldım Pazarlama bölümünde. Ailemle 2 hafta tatile çıktım Bodrum taraflarında, o beni kendime getirdi. Sonra dersler başladı. 2 hafta geçtikten sonra dersleri sevdiğimi, zevk aldığımı, kariyer olarak bunu yapmanın çok da fena bir şey olmayacağını fark etmeye başladım. New York'tan kalan paralarımla Paris'e gittim. 20 gün kaldım. O süre içinde Berlin ve Amsterdam'a da gittim. Amerika'da çalışınca insan Avrupa'ya ya da başka bir yere seyahate gidemiyor işte. Avrupa görmeyen arkadaşım kalmamışken, ben 26 yaşında sonra gittim işte ilk defa. Ahh, çok güzeldi. Daha iki gün önce döndüm. Staj da ayarladım medya alanında. Yavaş yavaş düzene giriyorum. Gerçi acayip derecede parasızım, Paris'te tükettim varımı yoğumu, dehşetle ne yapacağımı düşünüyorum. Ama neyse.

Hala hedef burada bir sene kalıp yurtdışına kapak atmak tabii. Bakalım. Yapıcam bir şeyler. Ama en azından artık rahatlıkla yapmak istediğim şeyi buldum diyebiliyorum. 

Kararımdan pişman mıyım bilmiyorum. 'Niye döndüm ki ben, kafama sıçayım!!!' diyecek kadar sinirlendiğim, kendime kızdığım zamanlar elbette oluyor. Ama çoğunlukla kararımın doğru bir karar olduğunu düşünüyorum - şimdilik. Amerika'daki çoğu arkadaşım kararımı çok destekledi, ama tabii onlar Türkiye'yi bilmiyorlar. Buradakilerin -çoğu- hala anlamıyorlar kararımı. Bazılarının da anlamasını istemiyorum. Çünkü geldiğimden bu yana iki tepki alıyorum çoğunlukla. Ya 'salaksın kızım, bırakılıp buraya gelinir mi' diyenler, ya da 'oh, iyi yapmışsın, artık oralarda oyalanmayı bırakıp burada kendine bir hayat kurmanın vakti gelmişti' diyenler. İkisine de diyecek bir şeyim yok... Bu yazıyı da verdiğim kararları kendime de hatırlatmak için yazdım biraz. İlerde de ihtiyacımın olduğu zamanlar olacak hatırlamaya. Biraz da kendimi bu anlamayanlara anlatmak için yazdım. Biraz uzun olmuş, okunursa tabii. Ya da belki bir yerlerde benim gibiler vardır, bir tesadüf bu yazıyı görürler, onlara belki yardımcı olur. Bilmiyorum. Umarım güzel olacak.

Bana şans dileyin. 

Thursday, October 17, 2013

the times they are a-changing

Nedir bu daima daha fazlasini isteme merakimiz, yerimizde duramama huyumuz bilmiyorum. Ya da bende bir gariplik var, gercekten emin degilim. New York'a geleli neredeyse 4 yil oldu, para kazaniyorum, iki super ev arkadasim var ve New York'tayim. Tamam, isimden nefret ediyorum, ama katlaniyorum bir sekilde. 

Ama yooooo. Yo dostum yo. 

Taktim kafama, Londra'ya gidicem.



Hic kafamda yoktu, hayalim bile degildi. Bir gun ilham geldi ve karar verdim. Master'imi Londra'da yapmak istiyorum. Daha dogrusu, istedigimden bile cok emin degilim. Yani New York'tan gitmek istedigimden. Soruyorlar neden diye, cevap veremiyorum. Tamamen bir his cunku bendeki. Biliyorum, gidersem mutlu olacagim. Emin degilim, ama hissediyorum. 

Buradaki hayatim guzel, cok seviyorum, yanlis anlasilmasin. Burada da basvuracagim okullara. Ama ne bileyim. 25 yasima geldim, hicbir sey yapmamisim gibi hissediyorum. New York'tan baska bir yer gormedim ve burada kalirsam da gormem cok zor. Burada yasamak, kisitliyor insanin seyahat etme sansini. Cunku tatil demek, Istanbul'a, aile yanina donmek demek. 10 saatlik ucak yolculugu, bin dolar civari bilet parasi gibi sebeplerden ha diyince gidilmiyor. En cok korktugum sey de zaten ben buradayken ailemden birine bir sey olmasi ve benim atlayip gidememem. Ama kesin donus kesinlikle istemiyorum. Yapamam Istanbul'da gibime geliyor (belki bullshit ama, oyle geliyor iste. bir de tabii donersem basarisiz olmus gibi hissedecegim hayatimin sonuna dek.). Bir baska etken de buradayken kendimi kapana kisilmis gibi hissediyorum. Calisma vizesine sahip olmak tuhaf bir sekilde bir sorumluluk veriyor insana. Herkesin 'o kadar dayandin, bir green card ciksin, oyle yap ne yapacaksan' demesi belki de. O yuzden ne isi birakabiliyorum ne baska ulkeleri dusunebiliyorum. Burada master yaparsam da ayni sey olacak, internship, OPT derken yine ayni donguye girecegim. 

Bu kotu mu? Hic degil. Ama bazen durup dusunuyorum, beni burada tutan hicbir sey yok ki. Is arkadaslarima bakiyorum, sevgili bulmuslar, evlenmisler, artik bundan sonra 'cocuk dogsun, bir amerikan vatandasi olsun, sonra bakariz' moduna girmisler ama o da zaten asla donmemek demek. Bense bakiyorum kendime, tek basimayim, yapayalnizim. Evet, Kristin ve Emre var, arkadaslarim var ama onlar da kendi hayatlarina bakiyorlar neticede. Ben atlayip gitsem hayatlarindan bir sey eksilmez. Benden de eksilmez. O yuzden sanki New York'ta izimi birakamamisim gibi geliyor. Belki butun buyuk sehirlerin sorunudur bu, bilemiyorum, yirmili yaslarimi burada gecirdim neticede. 

Zaten iste o yuzden de birakip gitmek istiyorum. En buyuk hayalim hala dunyayi gormek. Burada yerimde sayarak yirmili yaslarimi harciyormusum gibi hissediyorum. Sanki Londra'da master yapinca gelecek o bilinmezlik hissi, gelecegimin tekrar belirsizlesmesi beni ozgurlestirecekmis gibi geliyor. Bu da korkutuyor ama mutlu bir korku bir yandan. Heyecan veriyor. 

Garip bir insan oldugumu soylemis miydim?


Monday, May 20, 2013

A Day in Life

New York'ta hayat gercekten garip ve beklenmedik olabiliyor.  Bu haftasonu icin ne planlarim vardi, onun yerine garip garip seyler yaptim resmen. 

Cuma gecesi gene normaldi, is cikisi her Cuma oldugu gibi Kristin'le disari ciktik. Williamsburg taraflarinda takildik bu sefer, ve aninda Brooklyn'in o taraflarini mekan olarak ne kadar cok sevsem de insanlarindan ne kadar nefret ettigimi hatirladim. Gercekten katlanamadigim bir insan modeli varsa o da 25 yasina gelmis ve hala anasindan babasindan aldigi parayla gecinen ve bundan rahatsizlik duymayan insanlardan baskasi degil. Sartlar onu gerektirir, hala okuldasindir, is bulamiyorsundur ve ailenin durumu da vardir, cok hosuna gitmese de yapacak biseyin yoktur, yardimci olurlar sana. O zaman durum baska, valla ona lafim yok. Ama sen karsima gecip 'sanatimi icra etmek icin bos zamana ihtiyacim var, o yuzden calisamam' diyorsan, ben sana 'of burasi da cok pahaliymis' dedigimdeki tepkin 'paramin olmamasi nasil bir sey hic bilmiyorum' oluyorsa uzgunum ama fuck you. Iste Williamsburg de boyle sacma sapan, bos beles adamlarla dolu. Hepsinin kirasini ve kredi kartlarini analari babalari oduyor, ve ben kirami odeyebilmek icin gercekten nefret ettigim bir iste calismak zorunda kaldigimi soyleyince bunlar tarafindan 'ah ben nefret ettigim bir iste calisamam, olurum daha iyi' diye yargilaniyorum. Bir keresinde bir tanesine Astoria'da yasadigimi soyledigim zaman 'Ahh, Queen's mi? That's unfortunate' demisti. Iste bu kira vakti geldi mi gerilmeyen, ailesinden para isterken utanmayan, kendilerini 'sair', 'sanatci', 'muzisyen', 'fotografci' diye tanitip buna dair hicbir sey yapmayan, Brooklyn disinda yasayan herkesi asagilayan gerzek hipsterlara KATLANAMIYORUM. Neden oralara gidiyorsun mu dediniz? Cunku allahsizlarin takildigi barlar, sokaklar, restoranlar gercekten guzel :( Kendi arkadas grubunla gidip fazla interact etmedigin surece keyfin yerinde kalabiliyor. Ama uzaktan yakisikli gorunup, iki ilgilenince de konusmaya basladigin cocuk sana 'mezun olduktan sonra bir ise girmistim, ama kendi kimligimi kaybettigimi hissettim. Ben de aileme bana her ay 2 bin dolar vermek zorunda olduklarini, cunku bir birey olarak kendimi bulmami istiyorlarsa kendimi craft calismalarima adamam gerektigini anlattim, simdi keyfim yerinde' diyorsa... Ah neyse iste. FUCKING HIPSTERS! 

Dun icin de Kristin'le bir dolu planimiz vardi, sabah uyanip Brooklyn Botanical Garden'da kiraz ciceklerini gorecek, dogayla ic ice olacaktik. Ardindan Target, Marshalls, TJ Maxx gibi ucuzlugu abartmis ama super seyler satan magazalarda dolanip alisveris yapacak, yorulunca Hudson nehri uzerinde karaya baglanmis ve bir bara cevrilmis olan gemide sangrialarimizi yudumlayarak gun batimi seyredip dinlendikten sonra aksamki Kristin'in beni zorla goturmek istedigi Turkce Olimpiyatlarina (Kristin Turkce kursuna giden, Turk'leri cok seven, Fransizca'yi da ana dili gibi bildigi icin French Chamber of Commerce'te calisan psikopat ama dunya tatlisi bir Amerikali. Gercekten Kristin zoruyla gittik o etkinlige) gidecek sonrasinda da takilip evlere dagilacaktik. 

Ama ne oldu? Sabah uyanamadik, cunku hangover sucks. Garden'i atlayip dogrudan alisverise gidelim dedik. Oncesinde kahvalti icin bir bagel'ciya gittik ve orada acik televizyonda garip garip seyler izledik. Vay efendim kadinin teki 15 yil once evden kacip kendini ölü ilan ettirdikten sonra simdi ortaya cikmis da, baska bir kadinin en yakin arkadasinin sempanzesi, kadinin yuzunu ve parmaklarini yemis de simdi yuz nakli yapilacakmis da.. boyle garip garip haberler. Dunyadan nefret ederek ciktik resmen kahvaltidan. Sonra alisverise gittik, ama ikimiz de dunyadan bezmisiz, baktigimiz seyleri gormuyoruz falan. O yuzden alisverisi de sallayip direkt Frying Pan'e (o bahsettigim gemideki bar) gidelim dedik. Oraya da bir gittik ki amaney. Hayatimda boyle bir sira gormedim ben! Hayyyvan gibi buyuk bir gemi, o yuzden hic yer bulamama sorunu yasamamistim orada ben. Ama giris sirasini gormeliydiniz a dostlar!  Metrelerce!! Nope dedik tabii ki. Allahtan hava mukemmeldi, biz de tam yanindaki Hudson River Park'in cimenlerine yayildik, azicik da uyuduk. Sanirim gunun en guzel tarafiydi. Sonra aksama dogru kalktik olimpiytlara gidelim diye. Downtown'a gidince 'simdi uzun surer, orada da yemek yoktur, gidelim biseyler yiyelim'... Ufak bir cin lokantasi gorduk, girdik. Calisanlardan birinin masalardan birine uzenip yattigini gorunce aslinda cikmaliydik oradan, biliyorum. Ama yine de sesame chicken soyledik, oturduk. Tam yemek gelecekken yelp'e bakalim yorumlari nasilmis buranin diye. Buyuk hataymis. 1 yildiz vardi sadece! Ve bizim soyledigimiz yemegin ozellikle kotu oldugunu yazmis herkes. Ama yedik gene de, oyle de salagiz. 

Isin aci tarafi, Turkce Olimpiyatlarina (tam vaktinde) gittigimizde gorduk ki oncesinde ufak bir kokteyl varmis. Dolmalar, mercimek kofteleri, borekler, tatlilar... Aglaya aglaya dolmadan iki isirik aldik, bir mercimek koftesi attik agzimiza, ama bunlari yaparken kendimizi, hayattaki secimlerimizi sorgulamayi ihmal etmedik tabii... 

Turkce Olimpiyatlari da sanirim gittigim en garip etkinliklerden biriydi. Bir kere bence iyi hazirlanilmamis, prova edilmemis gorunuyordu oldukca. Sunucu Turkce isimleri telafuz edemiyor, hatta bazen ne diyecegini sasiriyordu. Hayir yani, turk-amerikan birini bulamadiniz mi? Ya da en azindan ezberletseydiniz okunuslari. Cocukar bicir bicir, pek tatliydi ama soyledikleri sarkilari playback yapmalari butun o etkileyiciligini yitirdi. Zaten kimse cocuklardan mukemmel performanslar beklemiyor, playback'e ne gerek vardi ki? Hatta bazilarinin siralarinin geldiklerini fark etmemeleri ve sarki duyuldugu halde kimsenin sarki soylemiyor olmasi falan komikti bayagi. Canli canli Can Yucel siiri okurken yarisinda utanip iceri kacan, sonra geri gelip tamamini basariyla okuyan Amerikan kiz daha dogal, daha etkileyici geldi bize mesela. En guldugum kisimsa kucucuk bir kizin milliyetci, kanli, bayrakli bir siiri haykirarak, cigliklar atarak okumasi ve yanimda oturan Kristin'in ciddi ciddi korkmasiydi. "What the fuck is that???" "Sahneden inip bogazima saldiracak gibi hissediyorum" diyerek dehsete dustu kizcagiz :P Sonra bir de neden oldugunu anlayamadigimiz Cince ve Ispanyolca performanslar vardi. Acayip sikilip yarisinda ciktik zaten.

---

Ben buna baslamisim da post etmemisim. Simdi boyle goruverince gondereyim dedim, durmasin. Devam edecektiysem de hatirlamiyorum :P

Sunday, February 03, 2013

Spooky

Bunca degisimin, delirmenin, kafa karisikliginin, dalginligin ardindan bir seyin ayni kaldigini bilmek guzel: garip ruyalarim.

Dun de ruyamda Kanada sinirini gecmeye calisiyordum. Gumrukte pasaportumu bulamayinca yanimdaki Tommy Lee Jones'a donuyorum. Bana 'bavulundaydi en son, onu da suradaki yokustan asagi yuvarlanirken gordum' diyor. Yokustan asagi bavulun pesinden kosuyorum. Yokusun sonuna geldigimde bavulun uzerinde yasli bir kadinin oturdugunu goruyorum. Istiyorum 'finders, keepers' diyerek kahkaha atmaya basliyor curuk dislerini gostere gostere. En sonunda 'tamam, vericem ama kedimi de gecirmek zorundasin sinirdan' diyor. Kedinin uzerinde kazak ve pantolon var. Ama bir New York'lu olarak gordugum en ilginc hayvan olmadigi icin, garip karsilamiyorum.Tamam diyorum, kediyle bavulumu alip gumruk kuyruguna geri donuyorum. 

Sira bana tekrar gelince, pasaportun oldugu cebine atiyorum elimi. Gene yok! Arkami bir donuyorum ki Tommy Lee Jones elinde pasaportum ters yone kosuyor ve arayi iyice acmis bile. Kedi 'bitch i don't need this' diyerek kucagimdan atliyor. Dikilip bir sigara yakiyor. 'Ain't nobody got time for that' diyip arkasini donup Kanada'ya gidiyor. 

Oturup agliyorum. O sirada Phantom of the Opera'nin Phantom'ini kuyrukta goruyorum. 'Muzikalinizi izledik, cok begendim, cok etkilendim sizden' falan diyorum. 'Cabuk, hangi tiyatroda oynaniyordu hemen soyle, yoksa iltifatlarina inanmayacagim!!' diyor. Bir turlu hatirlayamiyorum. Phantom da basini sallayarak Kanada'ya gidiyor. 

Sonra garip bir ses duymaya basliyorum. Bir bakiyorum ki telefonummus ve bu bir ruyaymis.


Saturday, February 02, 2013

This Head I Hold

Kafam ne kadar karisik, ne kadar da baska yerlerde size kucuk bir ornekle anlatayim. 

Erken kalktim sasirtici bir bicimde (rutin olanin aksine cuma gecesini bayilana kadar alkol tuketerek gecirmeyisime bagliyorum), takip etmeye devam ettigim 1-2 dizinin yeni bolumlerini izledim (parks&rec, supernatural, girls) kahvaltimi yaptim, saat daha 12'ydi. Uzun zamandir ilk defa kendimi bu kadar uretken hissedince, dedim artik su haftalardir erteledigim camasir yikama isine bir giriseyim - zira giyecek bir seyim kalmamisti artik. 

Laundromat'e gittim, deterjani camasir makinasinin ustune koydum, kirlileri doldurdum, cuzdanimda ceyreklik olmadigi icin bozuk para yapma makinasina gittim. 8 adet yirmibes sentimle birlikte geri dondum. Makinanin ayarlarini yaptim, 8 adet yirmibes senti makinaya tek tek attim. Makina calismaya basladi. Deterjani da koymak icin (deterjani makina calismaya basladiktan sonra koymak gibi salak bir huyum var) makinanin ustune hamle yaptim. Ama deterjan orada degil, bir yanimdaki makinanin uzerinde duruyordu. Kafami asagi indirdim, baktim makina bosa donuyor. Kafami arkaya cevirdim ve bir de baktim pencerenin arkasindaki gorevli bana ellerini kollarini salliyor. Kulakliklarimi cikartinca kadinin aslinda bana hispanik bir aksanla 'wrong machine!! wrong machine!!' diye bagirdigini fark ettim. Yanina gittim para iade eder mi diye ama olmaz dedi. Gittim gene para bozdumdum. Ve dogru makinayi calistirip oradan ciktim. 

30 dakika suruyor yikanmasi, o arada gittim alisverisimi yaptim marketten. Geri geldigimde bitmisti, topladim hepsini kurutucuya gittim. Kurutucular iki tane ustuste oluyor (kontroller ortada sagdaki asagisi soldaki yukarisi seklinde), ben normalde hep asagidakilerini kullaniyorum. Ama bu sefer nedendir bilinmez ust makinalardan birine doldurmaya basladim. Hepsini doldurduktan sonra tekrar para bozdurdum geldim. Her zaman yaptigim gibi sagdaki kontrollere hamle yaptim, ayarlarini yapip parayi doldurmaya basladim. 4 adet yirmibes sentimi atarken kafamdan bir yandan 'haha gene ayni hatayi yapsam ne salak olur di mi! Bakayim, evet camasirlarim onumdeki makinada. aman dikkat edeyim' diye dusunuyorum. Start'a bastim. Veeeeeeee asagidaki makina donmeye basladi. Soluma baktim. Ayni kadin kafasini saga sola sallayarak bana bakiyordu. Yanimda kendi camasirlarini toplayan adamsa kahkahalara bogulmustu.

Tabii bu dalginlik degil tamamen benim gerizekaliligimla da aciklanabilir.


Baby, It's Cold Outside

2013 oldu ya, ne acayip. 

Yalan yalan vaatlerle ev bulma macerami yazacagimi iddia etmisim en son. Ama bir cok seyde oldugu gibi bunda da usendigim icin birakmisim yarim. Bir kac ay sonra da oyle utandim ki yazmaya (gelen e-mail ya da mesajlara gunlerce cevap atamayip haftalar sonraysa artik ayip olur diye cevap yazamamak ve sonra o kisi o mesajdan bahsedince 'aaa ben almadim ki?' demek gibi) bu blogu tamamen unutmaya karar verdim. 

Ama 2013 oldu.

Insanin cani yazmak istiyor.

Arkadaslarima roman tadinda mailler atarak kapatmaya calisiyorum acigi. Guzel bir sey tabii, hem de arada bir okyanus olunca iletisimin taze kalmasini sagliyor daha cok. 

Ama sonra birine mail yazinca oteki bana niye yazmiyorsun diyor, sonra ben de baskasina mail atamadigim icin kendi kendimi yiyorum, sonra hickimseye mail atmamaya karar veriyorum falan. nasty business. Bir de maillerde hep bir 'previously on' havasi yakalamak icap ediyor, oyle rastgele bir sey anlatamiyorsun onun oncesini bilemeyince. Ama burada kimin ne anladigi kimin umurunda, di mi?

Neyse, diyecegim su ki, is hayati zormus ama dostlar. Isten cikip eve gelince degil bir sey yazmak, herhangi bir aktivite yapmaya bile mecalim olmuyor. Konusmak bile zor geliyor, bir film/dizi koyup her seyden kopmak daha cezbedici geliyor. Ben de oyle yapiyorum. 

Halbuki vergi iadesi formlarimi doldurmam lazim. Ozgecmisimi yenilemem lazim. Arkadaslarla iletisimimi daha iyi korumam lazim ki kopmayalim. DSLR makina ve onu ogreneyim diye online dersler aldim, onlara bakmam lazim. Odami toplamam lazim. New York'ta yasamanin tadini cikarayim diye daha cok aktivite bulmam lazim. Yemek yapmam lazim. Burs ve okul bakmam lazim. Craigslist'e ev arkadasi ilani vermem lazim. Buzdolabini temizlemem lazim. Iphone'umdaki playlisti tazelemem lazim. Yikadigim camasirlari dolaba yerlestirmem lazim. 

Hayatimi gozden gecirmem lazim.

Ama hava cok soguk. Ve battaniyenin altina girip dizi izlemek daha cekici.

Wednesday, October 12, 2011

What a Difference a Day Makes (Part II)


Ağustos 24-26: A New Hope

Derken bir çarşamba günü... O akşam Yankees maçına gidecektik, öncesinde bir şeyler yapalım istiyorum, gün harcanmasın istiyorum, zaten Emre şunun şurasında Cuma günü gidecek memleketine. Ama tabii kendisini uyandırmak da işkence, o yüzden o uyanana kadar ben biraz daha başvuru yapayım dedim. Bir iş buldum, oraya da resumemi göndereyim dedim, sent kutusunu açtım. Mail olarak kendime bir template yapmıştım, onu kullanıyordum, o yüzden eski maillerden kopyalıyordum. Mail uygulaması birden sapıttı, yeniye göre değil eskiye göre sıraları mailleri falan. orada da resume diye filtrelediğim için ilk attığım mailleri gördüm. Gözüme ta Nisan'da attığım bir mail çarptı. Ben daha okuldayken, şu denim projesini yaparken bizim bölümün dekanı Jeffrey Silberman'ın gözüne bayağı girmiştim. Bir gün ona projeyle ilgili bir soru sormaya gittiğimde 'sen iş aramaya başladın mı' diye sormuştu. Ben de vizemin Ağustos'ta başladığını, ondan önce de Türkiye'ye gitmek isteidğim için henüz başvuruda bulunmadığımı ama zaten başvursam bile nereden başlamam gerektiğini bilmediğimi söylemiştim. O da eski bir öğrencisinden bahsetti, o şirketin Türk'leri aldığını, orayı bir denememin bana faydası olacağını söyledi. O akşam da hemen mail attı bana, kadınla yazışmış benimle ilgili ('she's excellent' falan demiş), onu forward etmiş. Ben de kadınla hemen iletişime geçmiştim, ama bana malesef o sırada eleman aramadıklarını söylemişti. 

Ben de işte o çarşamba sabahı, ne kaybederim ki diyerek kadına tekrar mail attım. İTÜ birinciliğimi ve mezun olduğumu, vizemin başladığını, iş aradığımı söyledim. Ama içimde herhangi bir ümit yok, gene aynı cevabı vereceğinden çok eminim. Sadece elimden gelen her şeyi denemiş olayım diye attım maili. 

Nasılsa cevap gelmeyecek diye gün içinde yapılabilecek aktivite seçip - yankees stadyumu bronx'ta diye bronx zoo'ya gidelim bari dedim - Emre'yi uyandırmaya çalıştım. Eğer hemen uyansaydı muhtemelen hemen giyinip çıkardık. İyi ki uyanmamış. Çünkü derken kadından mail geldi. Bir şeyler olabilirmiş firmalarında, resumemi hemen verdiği adrese attırdı. Sonra cevap gelene kadar haliyle Emre'yi ben çıkartmadım sokağa. Ama gelmedi bir türlü. Gene mail attım. Bu sefer şirketteki başka bir adamdan cevap geldi. O akşam 5 gibi ya da ertesi sabah görüşmek istermiş benimle. Dedim ne olacaksa o akşam bitsin bu iş, ümitlendirmesinler daha fazla, 5'te gelebilirim dedim. Adres istedim. Empire State Building dedi adam! Bu iyice umutlarımı söndürdü, o kadar şanslı değilim ben, adam en fazla unpaid internship verir, ya da konuşmaya çağırmıştır dedim daha önce de olduğu gibi. O yüzden gayet casual giyindim ki zaten oradan çıkıp maça gidicez yani. Hoş, zaten iş kıyafetim de yoktu doğru düzgün. 

Neyse, Emre'yi Empire State'in altındaki Starbucks'a oturtup binaya girdim. Ama turist kapısından değil de çalışanlar kapısından girerken kendimi nasıl cool hissediyorum anlatamam. 'Ulan bişey çıkmasa bile, şunu yaşadım en azından' falan diyorum doormanler 'welcome to the Empire State Building madam' derken. 

50. kata çıktım Ersin bey'le görüşmek istediğimi söyledim. He evet, firma yarı türk yarı amerikanmış. Ne sandınız, Amerikan firmalarının türklere iş verdiğini falan mı? :P En azından benim gibi deneyimsizlere... yok öyle bişey. 

Adam geldi, beni toplantı odasına çağırdı. Derkeeen benim casual sohbet diye gittiğim şey mülakata dönüştü! İçeri başka insanlar girdi, yabancı patronlar falan derken ortamda ingilizce konuşmaya başlandı. Ben buna kesinlikle hazır değildim! İngilizcem iyi allah için, ama iş böyle ciddi mesleki ingilizceye gelince kendime güvenim yok tabii henüz. Zaten üstüm başım da iyi değil, iyice utanıyorum. 

Derken yabancılardan biri durdu, 'ne kadar süredir buradasın' dedi. 'a year' dedim. 'wow, your english is very good' dedi. Sonra allaaah kendime bir güven geldi ki anlatamam. Önce adam şey diye sordu, off the top of your head, çalışmayı çok istediğin üç şirket say. Hemen Friends'ten Rachel'ın çalıştığı üç şirketi saydım: Bloomingdales, Ralph Lauren ve Louis Vuitton! Dizi izlemenin faydaları işte, yaaa... Bunu da sanıyorum bu sektörde çalışmak gerçekten hayalim mi yoksa zaman geçsin diye mi arıyorum anlamak içindi, ne bileyim... Sonra şey diye sordu, 'peki bizden başka hiç mülakata gittin mi?'. Dedim evet, ama hep unpaid internshipti. 'ha yok, zaten biz maaşlı full time çalışan arıyoruz, öyle internship falan yok' dedi. İçimden küçük bir çığlık attım. Sonra devam etti, 'Ama öyle 6 aylık, bir deneyim kazanayım da sonra ne yaparsam yapayım diye düşünecek bir eleman da aramıyoruz, çalışmaya başlarsan 2-3 yıl bizle olmanı isteriz, biz bir aileyiz, baştan yetiştirmek isteriz, zaten burada çalışsan seneye aynı yerde olmazsın' dedi. 'yani 6 ay sonra ralph lauren seni çağırsa reddedebilecek misin, buna söz verebilecek misin' dedi. Ralph Lauren'ın beni çağırması sadece bir ütopyadan oluşmasa, gerçeklik payı olsa belki zor gelirdi buna cevap vermek ama sevgili ersin bey, hangi dünyada yaşıyorsun, ralph lauren beni napsın bu sıfır deneyim halimle...anca 2 sene sonra cesaret edebilirim yani. O yüzden atladım hemen. Sonra vize durumumu sordu, çalışma vizemin olmadığını OPT ile burada olduğumu söyledim. 'Ha tamam, H1B çıkartılır hemen, o sorun değil' dedi, ben içimden biraz daha çığlık attım. Sonra maaş mevzusu açıldı, 'başlangıç için yılda 28-30 bin arası alırsın, her entry level çalışanımız öyle alır' dedi, benim içimdeki çığlıklar daha da arttı. 

Ne zaman başlayabilirim diye sordum, 'yesterday' dedi. Meğer acil ihtiyaçları varmış elemana, şu anda benim pozisyonumda olan kız master'a başlamış, okullar açılmadan benim trainingimin tamamlanmış olması gerekiyormuş ki işler aksamasın. Haliyle hemen ertesi gün gelmemi istediler - zaten o yüzden öyle geç saatte çağırmışlar hemen beni. İş saatleri konusunda sorunumun olup olmayacağını sordular, dedim 'bana mesai saatleri 7-10 deseniz, gene sorun etmem' ki hakkaten öyle yani. Gerçi 8.45-7 arası olduğunu söyleyince bayıldığımı da söyleyemem pek. İTKİB'de çalışırken mesai saatleri 9-5'ti ve orada bile 10'a kadar gerçekten iş yapmaya başlamıyor, saat 4'ten sonra da salmaya başlıyorduk işleri. Ama yok yani, sorun edeceğim en son şey şu noktada mesai saatleri; para ve vize versinler de...

Neyse, sonuç olarak 2-3 saat öncesinde hala en diplerdeyken böyle bir anda iş sahibi bir insan haline geldim. Haliyle inanılır gibi gelmiyordu. Ofisten çıktım, asansörü çağırma tuşuna bastım falan ben hala olayın farkında değilim. Camdan dışarı bakıyorum, bütün Manhattan ayaklarımın altında, mükemmel, 2 hafta önce görmek için 20 küsür dolar verdiğim manzaralı bir ofiste çalışacak ve para kazanacak olmak... Gerçekten hala inanır halde değildim. Daha doğrusu sevinme izni vermiyordum kendime, elimde sonradan patlayan bir sürü şey olunca son zamanlarda... Gerçi binadan çıktım, Starbucks'ta Emre'yi bıraktığım yere gittim ve Emre'nin de yanına gidince birden dank etti bütün sorunlarımın çözüldüğü, aniden zıp zıp zıplamaya başladım yerimde. Emre'ye de bir takım fiziksel zararlar vermiş olabilirim bu süreç içinde, pek hatırlamıyorum, sarhoş gibiydim zira :P Maça geç kalmayalım diye apar topar metroya gittik ama benim maç umurumda değil, sırıtışımı durduramıyorum resmen.

this is where i fucking work!
Haliyle maçtan inanılmaz keyif aldım - baseball maçı olmasına rağmen. Zaten izlerken Emre'yle çözdük de oyunu, yarısından sonra 'niye şimdi sevindiler ki, ne oldu' demek yerine 'vaay iyiydi' falan demeye başladık.

Veee geldik ertesi gününe. Hayatımın ilk iş günü. Geç kalmayayım diye zaten 6'da kalkmışım büyük bir heyecanla, duşa girdim, giyindim saat hala 7. En sonunda çıkayım, Starbucks'ta kahvaltı mahvaltı bişey yaparım dedim. Gittim bir gün önce iş buldum diye zıp zıp zıpladığım starbucks'tan lattemi ve muffin'imi aldım, oturdum. Bişey yiyemedim, o ayrı. En sonunda baktm gerginliğim zaptedilebilirlikten çıkıyor, girdim New York'un en yüksek binasına.

Hemen beni yerini alacağım kızın yanına gönderdiler. İşim kısaca şu: çalıştığım şirket çoğunlukla üçüncü dünya ülkelerinden iplik ve kumaş ithal edip üzerine kar koyarak domestik firmalara satıyor. Benim işin gelen siparişleri process etmek, depolarla koordine edip teslimatlarını yapmak, fabrika ve firmalara fatura kesmek falan filan. Paperwork yani, alabildiğine sıkıcı ve yaratıcılıktan uzak ama aşırı yoğun ve stresli de bir iş. Çünkü en ufak bir harf, sayı ya da e-mail adresi hatasında şirkete bin dolarlar kaybettirme riskim var. Ve bütün operasyonun sorumluluğu benim üzerimde, şirketin işleyebilmesi için benim işimi zamanında, doğru ve hızlı bir şekilde yapmam gerekiyor. Ve o kadar kolay da değil yani, her boku double check etmek, her şeyin peşinden koşmak, daima her şeyi akşımda tutmak gerekiyor ve bekleniyor. Off kabus yani... Ve bütün bunlar Navision diye bir program var, onda yapılıyor. Onu daha kullanmayı bilmiyorum, her şey çok hızlı ilerliyor, sürekli bir sorun çıkıyor falan derken ilk gün ağzıma sıçıldı. Sürekli panik halindeyim, ne yapacağımı bilmiyorum, anlatılanlardan bir bok anlamıyorum, her şeyi bırak daha hala ne iş yaptığımın ayırdında değilim. Supervisor'ım sağolsun bayağı sabırlı ve iyi bir öğretmendi ama o da master'a başlayacaktı pazartesiden itibaren, yani iki gün sonra yalnız kalıcaktım. Haliyle her şeyi iki günde öğrendim, öğrendim. Yoksa sıçtım.

Derken ne olduğunu anlayamadan, sürekli bir dehşet halindeyken gün bitiverdi. Gerçi o da 7.30'tan erken olmadı ya, neyse... Eve gidiyorum, yoldayım, ama hem yorgunluktan ölmüş haldeyim hem de psikolojim çökmüş, okul hayatımın hiçbir evresinde böyle bir stres yaşamamışım yani, o derece.

Eve vardım, ben işteyken çıkıp gezeceğini iddia eden ama bunun için fazla tembel olan Emre'yi ve Kristin'i evde buldum. Ertesi gün de Emre döneceği için, hem de güzel bir içkiye ihtiyacım olduğu için dedim hadi kalkın çıkıyoruz.

Çıktık, biraların 3 dolar, shotların 2 dolar olduğu o cennet mekana, Continental'a gittik. Bira içip geyik yapmak, güzel müzikler dinlemek iyi geldi kesinlikle. Jukebox'tan da Emre bir ara Don't Stop Believing'i seçti (evde Emre sayesinde bir bundan bir de 'don't keep me hanging on' şarkısından overdose olmuştum, hey gidi hey...), ortalık coştu, millet o anı beklemiş resmen :P Güzeldi yani. Ama işte tam olarak çalışma hayatının bedelinin ne olduğunu o an keşfettim. 11 oldu, benim gözler gidiyor... Onu bırak, vicdan azabı var tabii 'ertesi gün iş var, hadi kalkın' demeye başlayan ben oldum. Büyümüşüm resmen, o an fark ettim.

Ertesi gün biraz daha rahat geçti ilk güne nazaran, ama işin stresi azalmayı geç, arttı. Çünkü pazartesi günü yalnız kalacağımı bilerek geçti hep gün, her şeyi bir anda öğrenmeye çalışmak bayağı yorucu... Bir de öğle arasında Emre sağolsun daha da stres yaşadım, ama kendisinin isteği üzerine anlatmıyorum. :P Kendisini öldürebilirdim ama, o derece. O akşam ülkeyi terk ediyor ve benimse onu bir daha ne zaman göreceğim belli olmasa... Neyse, öyle olunca kıyamadım tabii :P

İş çıkışı koşa koşa gittim JFK'e. Tabii duygu seli :P Sadece Emre'den ayrılıyor olmak değildi üzen - o da zor geldi, tamam, çünkü çok alıştım 1 ayda, napim - sanki Emre'yi yolcu ederken İstanbul'a, Türkiye'ye de veda ediyormuşum gibi hissettim tam olarak. Çünkü birincisi, Emre benim kafamda İstanbul'la özdeşleşmiş birisi, o benim İstanbul arkadaşım, ona New York'u göstermek, sevdiğim sokakları ona göstermek, hatta yanında ingilizce konuşmak bile tuhaf geliyordu. Onu yanımda taşıyınca haliyle henüz dank etmemişti Türkiye'den ve İstanbul'daki arkadaşlarımdan ayrıldığım, sanki tatile gitmişim sadece, sanki hala istesem Dilda'yla, Eren'le, Nur'la görüşebilirmişim gibi geliyormuş tuhaf bir şekilde, o an fark ettim. O gidince Türkiye'ye dair son şeyi de arkamda bırakmış olacaktım.

İkincisiyse iş bulmuş olmam tabii ki. İş bulamayacağıma neredeyse inanmışım, 1 seneden fazla kalamayacağımı düşünüyordum, biraz New York'un keyfini çıkarır, dönerim herhalde diyordum. Derken çat diye bu iş çıktı karşıma ve bana muhtemelen bir seneye kadar izin vermezler. İzin verdiklerinde de 1 hafta, hadi maksimum 2 hafta - bayramla falan birleştirebilirsem falan. Yani 'tamam, artık dönüyorum' diyene kadar temelli buradayım. Bu işi aniden buluşum, ve koşuşturmalar, ne olduğunu anlamayışım falan sebebiyle henüz düşmemişti bana. Ve hiçbir şeyin belli olmamasıyla Türkiyeye uzun bir süre dönmeyeceğim gerçeğinin kesin olması arasında gerçekten fark var. Hiçbir şey belli değilken özlemiyorsun çünkü, özleme gereği duymuyorsun, çünkü her an dönebilirsin, belli değil. Hala da istesem dönerim ama aynı şey değil kesinlikle. Havaalanında tam olarak farkına vardığım şey buydu. Emre'yle bir alakası yoktu tabii ama kötü zamanlama belki sadece. Tabii şey de var, Emre'nin olduğu dönem tamamen turist hayatı yaşadım, dert yok tasa yok (bir derece :P), tek endişem bu gün nereye gitsek... Ve turist modundan çat diye çıkıverdim. O an, havaalanında artık resmi olarak turistlikten çıktım, çalışan kadın oldum. Hüzünlü bir andı ve ilerde hayatım filme çekildiğinde filmin açılış sahnesi havaalanında olacak kesinlikle. Buradaki hayatımın başlangıcı sanırım kesin olarak o güne dayanıyor.

İşin çılgın ve daha da stres dolu kısmı, yani ev bulma maceralarımsa daha yeni başlıyor. Onu yeni bir posta saklıyorum, bunu uzattıkça uzattım...